Geçtiğimiz hafta CHP’deki mutlak butlan krizi ile ilgili olarak siyasetin yeniden formatlanma ihtimalini gündeme getirmiştik.

Bunu biraz daha detaylandırmakta fayda var.

Ama öncesinde şunu net bir şekilde söylemek gerekir, önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeler, yapılacak varsayımların ayaklarının çok daha sağlam bir şekilde yere basmasına imkân sağlayacaktır.

Netice itibarıyla yapılan değerlendirmelerin tutarlılık içermesi arka planda yaşanan gelişmelere, yapılan görüşmelere vâkıf olmakla mümkün hale gelmektedir.

Her şeyden evvel, mutlak butlan kararının muhalefetin kaderini belirleyecek kadar önemli bir karar olduğunu söylemek gerekmektedir. Bu karar, iktidar-muhalefet dengesini yeniden şekillendirebilecek mahiyettedir.

Burada önümüze çıkan senaryolara baktığımızda, hiç şüphesiz, bu karar kısa vadede ana muhalefetin iç mücadele ve hesaplaşma kavgasına gireceği yönündedir. Nitekim karar sonrası yaşananlar bunu doğrulamaktadır.

Yaşananları CHP içerisinde yenilikçi-gelenekçi kavgası olarak lanse etmek mümkündür.

Orta vadede ise iki farklı senaryo bulunmaktadır. Birinci senaryoda altı aylık bir periyota uzayan kongre silsilesiyle birlikte Özel-İmamoğlu cephesi Kılıçdaroğlu’na karşı parti içinde mücadele verecek ama bu mücadeleyi kaybederken iç hesaplaşma döngüsüyle sönümlenip siyaseten yok olacaktır. Kılıçdaroğlu ise konumunu bir şekilde devam ettirirken taban ağırlığını büyük ölçüde kaybedecek, CHP’nin asabiyeti zayıflayacaktır.

İkinci senaryoda ise Özel-İmamoğlu cephesi mutlak butlan kararını mağduriyete dönüştürerek hem parti içinde varoluşsal mücadele verdikleri imajını çizecekler hem de iktidardan hoşnut olmayan tüm çevrelere hitap etme imkânına kavuşacaklardır.

İşte tam da bu noktada yeni parti kurma meselesi gündeme gelmektedir. Son günlerde siyaset kulislerinde açıkça dillendirilen bu iddia, dikkate alınmak durumundadır.

Zira yeni parti kurma kararının ne zaman alındığı sorusu çok büyük önem arz etmektedir. Şayet parti kurma kararı mutlak butlan kararından çok daha önce alındıysa bugün yaşananların aslında bir tiyatro olduğunu söylemek mümkün hale gelmektedir.

Yargı yoluyla ana muhalefete müdahale edildiği yönündeki söylemin aksine adeta yargı yoluyla İmamoğlu cephesinin önünün açılma ihtimalini bu yüzden bir kenara not etmek gerekmektedir.

Niçin?

Çünkü bu kararla birlikte İmamoğlu cephesinin CHP tabanına “biz partiyi bırakıp kaçmadık, partimizi elimizden aldılar” diyerek mesaj vermesinin ve tabanın CHP dışındaki seçeneklere ikna edilmesinin yolu açılmış oldu.

Kanaatimce, Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında muhtemel en güçlü aday olarak lanse edilen İmamoğlu’nun önündeki en büyük engel, CHP markasıdır.

Kendisi de aslen muhafazakâr kökenden gelen bir figür olan İmamoğlu’nun, milliyetçi-muhafazakâr ve seküler kesimlere aynı anda hitap edebilmesinin yolu CHP şemsiyesi dışında daha merkezde bir oluşumu gerekli kılmaktadır. Mutlak butlan kararı, İmamoğlu’nun CHP’nin tarihsel bagajlarından, parti içi yıpratma savaşlarından kurtulmasına imkân sunmaktadır.

Çünkü kararın seçmen nezdindeki karşılığına baktığımızda CHP tabanının kaynadığını, merkez seçmenin gelişmeleri dikkatle izlediğini, kararsızların ise siyasete karşı mesafeli bir duruş sergilediğini gözlemliyoruz.

Seçmen, siyasetten, güven telkin edecek adımlar bekliyor.

İmamoğlu cephesinin bu adımları atıp atamayacağını, alternatif senaryoların gündeme gelip gelemeyeceğini önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz.

Ancak bahsettiğimiz senaryonun gerçekleşeceğini varsayarsak, İmamoğlu cephesinin iki önemli şeye ihtiyacı olacak. Birincisi, zamanlama. Yaşanan parti içi krizden mağduriyet devşirip merkez parti kurma girişimini doğru zamanda yapmaları gerekecektir. İkincisi ise kadro. Merkez bir parti hedefleniyorsa kadronun bunu temsil eden bir nitelikte oluşturulması elzemdir.

Gelelim, bütün bu senaryolardan sonra ortaya çıkacak muhtemel manzaranın memleketimize, bölgemize faydasına!

Ne yazık ki, temcit pilavı gibi her bir devrede aynı senaryolarla, dış mihrakların yönlendirmesiyle, suni bir şekilde formatlanan siyasetin Türkiye’yi ileriye taşımasını beklemek beyhude bir bekleyiştir.

Ali’nin kalkıp Veli’nin başına geçtiği direksiyonun yönü değişmediği sürece, konuşulanlar yalnızca vakit kaybı ve aldatmacadır.

Ve ne yazık ki, siyasetin genel atmosferi bugün bu cendereye bir kez daha sokulmuş durumdadır.

Sorumluluk ve şuur sahiplerine düşen vazife, ülkemizin bu kısır döngüden ve horoz dövüşünden kurtulması için çok daha büyük bir inançla çalışması ve hakikatleri milletimize aktarmasıdır.