Bilenler bilir, Yeşilçam’ın ilk dönem filmlerinden birisinin adı Boş Beşik’tir. Fatma Girik’in başrolde oynadığı film, çocuk sahibi olma konusu ile ilgili bir senaryoyu içeriyordu. Film; hasretle bekledikleri uzun yılların ardından çocukları olan Yörük bir ailenin beşikteki bebeğinin, göç yolunda ilerlerken kervana musallat olan bir kartal tarafından bir anlık gafletten yararlanıp çalınmasını ve annenin kartal ile giriştiği mücadelesini anlatıyordu.

Bugün dünya kamuoyu da, her ne kadar Yeşilçam’ınkini olmasa da, bir nevi boş beşiği konuşuyor. Siyasetçiler, akademisyenler, analistler boş olduğunu tespit ettikten sonra beşiğin niçin boşaldığını, kim ya da kimler tarafından boşaltıldığını ve yeniden dolup dolmamasının ihtimallerini son yıllarda artan bir şekilde gündemine almış durumda.

Herkes bir şeyler söylüyor. Herkes sürece dair kendi penceresinden birtakım önermeler getiriyor. Hükümetler medya kampanyaları ve ekonomik teşvikler veriyor. Ama alınan önlemler sayesinde azalacağı vehmedilen beşikteki boşluk her geçen gün daha da büyüyor!

Yani evdeki hesap çarşıya uymuyor. Aslında Güney Kore örneği bu konuda sıklıkla başvurulan bir örnek. Görülmektedir ki, ekonomik teşvikler tek başına yeterli olmuyor.

Rakamlar ve veriler zaten bunun yeterli olmayacağını ispatlıyor. Makro perpspektifle dünya geneli fotoğrafa bakıldığında Kuzey ile Güney arasındaki fark oldukça dramatik bir noktaya ulaşmış durumda.

Kuzeye baktığımızda; Avrupa, Doğu Asya ve kısmen Kuzey Amerika’da yer alan ülkelerin düşük doğurganlıkla, yaşlanan nüfusla ve azalan işgücüyle boğuştuğunu görüyoruz.

Peki bu ülkeler fakir ülkeler mi? Kıtlık, savaş, yetersiz sağlık hizmetleri vs. sorunları mı var? Elbette, hayır.

Diğer tarafta güneye indiğimizde ise Sahra Altı Afrika var. Bölgenin ortalama doğurganlık hızı hâlâ 4’ün üzerinde seyrediyor. 2025'te küresel nüfusun yüzde 19'unu oluşturan Afrika'nın bu payının 2050'de yüzde 26'ya çıkması bekleniyor. Buna bağlı olarak da güneyin gündeminde ise hızlı büyüyen genç nüfusa yeterli eğitim, istihdam ve altyapı imkânlarının sunulup sunulamayacağı endişesi yer alıyor.

Ekonomik teşvikler, maddi iyileştirmeler (eğitim, sağlık vs.) bağlamında düşünüldüğünde beşiğin esas boşalması gereken yer burası olmalı. Ama tam tersi bir fotoğraf var.

O halde konu yalnızca ekonomik veriler üzerinden açıklanacak bir noktada değil. Temelde daha önemli bir sorun olmalı.

Boş Beşik filmine atıf yapmamızın sebebi biraz da buradan kaynaklanıyor. Temeldeki gerçek etmene vurgu yapmak istiyoruz.

Boş Beşik filminde beşikteki bebeği çalan kartalı, siyaset bilimi literatüründen mülhem Hobbes’un Leviathan’ına benzetmek sanırım mümkündür.

Ama arada mühim bir fark var. Hobbes’un Leviathan’ı devlet, egemen ve kılıç üzerinden somutlaştığı ve zor yoluyla düzeni sağladığı halde bugünün Leviathan'ı ise çok daha sofistike ve ikna yoluyla arzu inşa ediyor, rıza üretiyor. Bugünün küresel ama görünmeyen Leviathan‘ı aynı anda milyarlarca beşiğe kesintisiz saldırı yapıyor.

24 Ocak 1980 kararlarıyla neoliberal sisteme entegre edillen Türkiye’de de, Siyonist hegemonyanın ürünü kapitalist hazcı kültür üzerinden, son elli yıldır sessizce ama kararlılıkla aşama aşama yeni bir insan modeli oluşturuluyor.

Fedakârlığın hakarete dönüştüğü, aile olmanın tercih haline getirildiği filmler, reklamlar, sosyal medya paylaşımları anı yaşama dürtüsünü devamlı sıcak tutarak zihin inşasına yöneliyor.

Bu modelde, yaşamın anlamı her şeyi deneyimleme(!) merakına, özgürlük ise sorumluluktan kaçışa eşitleniyor.

Peki ya çocuk bu denklemin neresinde?

Ne yazık ki, getireceği sorumluluklar yüzünden hazcı yaşam tarzı karşısında kocaman bir engel! Onun için istenmiyor.

Bu hamasi bir söylem ya da retorik olarak değil; sokakta, akademide, sivil toplumda, medyada, sanatta kolaylıkla gözlemlenebilecek bir hakikati ifade ediyor.

Herhalde insan türünün tarih boyunca gelmiş geçmiş en bencil olanıyla karşı karşıya kalmış durumdayız.

Bir diğer ifadeyle insanoğlu, hazcılık nedeniyle topyekûn sayıbilecek şekilde ilk kez kendi kendini tüketmeye doğru ilerliyor.

Dolayısıyla sorun cüzdanda değil, zihinlerdedir. Onun için çözüm teklifleri ortaya konulurken ekonomik teşvikler ve medya kampanyalarının aslında bir tesir etmeyeceğinin bilinmesi zaruridir. Bunun için Güney Kore örneğinde olduğu gibi dünya örneklerine bakılması yeterli olacaktır.

Açık net bir şekilde ifade etmek gerekir ki; ahlaki ve manevi değerleri esas alan çözüm önerilerine öncelik verilmesi bir tercih değil zorunluluktur. Önce ahlak ve maneviyat ilkesi bir motto haline getirilmelidir.

Türkiye’de henüz geleneksel aile bağları var olmakla birlikte, bu bağlara zemin oluşturan ana kaynaklar büyük ölçüde kurutulmuş ya da işlevsizleştirilmiştir.

Akıl, bir işin sonunu düşünmek olarak tarif edilir. Akıl sahipleri, bu fotoğrafı görmeli ve yarının geç olacağı şuuruyla bugünden ekonomik teşvikler gibi ikincil çözümlerden evvel sorunun esas köküne yoğunlaşmalıdır.