Siyasal tercihleri derinden etkilemesi bakımından güven kavramı çok boyutlu bir şekilde ele alınmayı hak eden ve psikolojik faktörlere yön veren bir niteliğe sahiptir.

Esasında gündelik hayatta da bir vatandaş olarak kendi aramızda siyasal tercihleri belirleyen faktörleri konuşurken bu kavramı ve etkisini sıklıkla dile getiriyoruz. Seçmen güven duyacak ki, siyasetçiye oy verebilsin diyoruz.

Bu yüzden “…bu adam bu işi yapar”, “…bu parti bizi temsil eder” sözlerini terennüm ettirmek siyasetçinin seçmen nezdinde kurduğu güven inşasının habercisi kabul edilir.

Tabi bu arada güvenin tek taraflı bir olgu olmaması gerektiğini çoğunlukla ıskaladığımızı da söylemek gerekiyor.

Hâlbuki siyasetçi de seçmene güven duyabilmeli ki, onun için yeri geldiğinde risk alabilsin. Öyle ki, siyasal hayat tecrübesi darbe, muhtıra ve benzeri girişimlerle şekillenen bizdeki siyasetçiler açısından bu çok daha anlamlı bir beklenti sayılabilir.

En kalabalık mitingleri yapmış, halkın gönlüne girmeyi başarmış veya en başarılı hükümet olarak millete hizmet etmiş siyasetçiler adeta bu hizmetin bedelini ödemek durumunda bırakıldıklarında milletin kendilerini yalnız bıraktığını gördüğünde derin hayal kırıklığı yaşarken buna şahitlik eden yeni nesil siyasetçiler için ise bu durum bir travmaya, daha da önemlisi bir kaygıya dönüşebilmektedir.

Ancak yazının ana konusu bu olmadığından şimdilik sadece güven inşasının önemine atıf yapmakla iktifa edelim.

Başlıktan da anlaşıldığı üzere esas itibariyle Yeni Parti’nin güven duygusu ile imtihanını ele almak ve tartışmaya açmak yararlı olacaktır.

Öncesinde şunu belirtelim tabi. Mutlak butlan kararı çıktıktan hemen sonra yaptığımız değerlendirmelerde İmamoğlu cephesinin CHP bagajından kurtulmak ve yeni parti kurabilmek için bu karara adeta çok sevindiğini, dolayısıyla yeni parti kurulmasının güçlü bir ihtimal olduğunu ifade etmiştik.

Şimdi bugün somutlaşan bu durum karşısında Özel/İmamoğlu cephesinin hangi adımları attıkları ve bunun karşısında nasıl bir karşılık alacakları üzerinde durulabilir.

Yeni Parti, daha işin başında güven duygusunu sağlam zemin üzerinde inşa edebilmek için kongre ile ilgili iddialar konusunda ciddi bir özeleştiri yapmak durumundaydı. Ne var ki, cari manzaraya bakılırsa bu konuda hiçbir iyi niyet emaresi dahi görülmüyor.

Mutlak butlan kararından bu yana rüşvet ve yolsuzluk iddialarını cevaplamak ya da bunlara bulaşanlar varsa bunları kadro dışı bıraktıklarını açıklamak yerine Kılıçdaroğlu’nun kayyumluğu söylemini ön plana çıkarmayı tercih ediyorlar.

Bu durum belki parti içi dengeler açısından motive edici görülebilir ama CHP’den ayrılan bir partinin başarılı olması için tabanını genişletmeye, bunun için de merkeze doğru kaymaya ihtiyacı olduğunu unutmamak lazım.

Diğer yandan, Yeni Parti’nin güven duygusunu inşa edebilmesi için kadro ve söylem konusunda izlediği stratejiler fikir verici mahiyettedir.

Kadro konusunda şimdiye kadar Yeni Parti’nin ortaya koyduğu görüntü, Türkiye’ye hitap eden bir kadro kurma arayışını değil parti içi mücadeleye odaklanmaya işaret ediyor.

Partinin kurucuları ve A takımı CHP’den ayrılan isimler ile sınırlı kalacaksa o zaman partiye “yeni” adının verilmesi ne kadar karşılık bulur, tartışılır.

Partinin “yeni”liği, kadroda yer alan isimlerin toplumun farklı kesimlerini temsil edebilen bir yelpazeye sahip olmasıyla anlamlı hale gelecektir.

CHP’nin eskilerinin kurduğu yeni bir partiye CHP’li olmayanların da oy verebilmesi, ancak geniş yelpazede bir kadro kurulmasıyla mümkün hale gelecektir. 2001 yılında AK Parti’nin kuruluş sürecinde dört eğilimi bir araya getiren bir kadronun ortaya çıkartılması bunun için güzel bir örnektir. Gördüğüm kadarıyla bugün için Yeni Parti’den de beklentiler bu yöndeydi ama sonuç beklenildiği gibi olmayacak. Bu durumda, arayış içerisinde olan seçmenin güveninin kazanılması da pek mümkün olamayacaktır.

Söylem açısından ise hukuk, demokrasi ve ekonomi başlıkları üzerine kurulu bir muhalefet dili geliştirecekleri görülmektedir. Benzeri eğilime sahip CHP’den farklı olarak ne söyleyecekleri konusu ayrı bir başlık ama daha da önemlisi Türkiye’nin, bölgemizin ve dünyanın üçüncü dünya savaşı beklentisinde olduğu bir dönemde güvenlik odaklı söylem dışında kalan söylemlerin seçmen nezdinde ne denli etkide bulunacağı hususu hakkıyla ele alınmıyor sanki.