Servetin kaynağının belirlenmesi yanında, belki daha önemli bir nitelik gösteren, onun gerçekleştiği alanların önemli bir işleve sahip olduğunu göz önünde tutmak gerekmektedir. Her şeyden önce servet olgusu ya da olayı mahiyeti ve niteliği gereği iktisadi ya da ekonomik olarak adlandırılan alana aittir. Ancak servetin, bir ölçü ve değer olarak konu edilmesi, anlam kazanması, tanımlanması, nitelendirilmesi, kabul ya da ret edilmesi dini, ahlaki, hukuki, siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel alanların ilgilenmesi oranında gerçekleşmektedir. Bunun anlamıysa, servet olgu ve olayının zaman içinde ve söz konusu alanlara göre farklı içerik ve nitelikler kazanabileceği demektir.

Bu takdirde servet olgusu ve olayını, ölçü ve değer konusu olarak benimseyen, özümseyen, ortaya koyan dini, ahlaki, hukuki, siyasi vb. sistemler sayesinde ve bağlamında anlamak, tanımlamak, kavramak, değerlendirmek ve yorumlamak mümkün olabilmektedir, çoğunlukla da kaçınılmazdır. Sözgelimi Hıristiyanlıkta Katoliklik, Roma Papalığının “maddi iktidar” (imperium) iddia ve sahipliğini kabullenmesiyle servet olgusuna verdiği anlam farklıdır. Bu farklılık, genel olarak “Protestanlık” üst başlığı içine dahil edilen diğer anlamları, kavramaları, değerlendirmeleri ve yorumları doğuracaktır. Yoksulluğu ve yoksulları temsil eder bir konum alan Fransiskenler tipik bir örnektir. Ayrıca Luther’in “Doksan dokuz noktası”nın açıklanmasında temel nedenlerinin başında Papanın ve ruhbanın aşırı servet sahibi olmaları gelmekteydi. Nitekim Fransız İhtilali sürecinde yapılan açıklamaya göre Avrupa topraklarının üçte ikisi Aristokratlar ile Kilisenin mülkiyetindeydi. Aristokrasinin varlığını ve hakimiyetini sürdürmesinde, belli bir dönemden sonra Kilisenin, yani Roma Papalığının yetkisinde olduğu zaten bilinmekteydi. Bu durum Hindistan’da biraz ayrıntılı olarak Raca ve dokunulmazlar, Çin’de Mandarin ve halk şeklinde sınıflaşmaların kaynağı olacaktır.

Servet olgusunda dikkat edilmesi gereken önemli bir yön, servetin elde edilmesi yanında onun korunmasında, ölçü ve değer olarak alanların etki ve işlevlerinin nasıl ve ne düzeyde gerçekleşmesi ve yaygınlaşması konusu, bir anlamda sorunudur. Bu çerçevede dinin ya da inancın etkisi, kabul veya ret şeklinde olsa bile, önemli bir nitelik göstermekle birlikte, siyaset, özel olarak iktidar olgusunun daima etkin bir nitelik göstermesi gözden kaçırılmamalıdır. Özellikle toplumsal, kültürel örgütlenmesi yeterli düzeyde gerçekleşmemiş toplumlarda, siyaset, özel olarak maddi, aynı zamanda manevi güç ile özdeşleştirilmiş iktidarlar, servetin kaynağına dönüşme ve dönüştürülme sorunu olarak kendini gösteregelmiştir. Bu türden iktidarlar, toplumsal düzenin, güvenliğin, huzurun, barışın, dengenin kurulmasında, o toplumun varlığı ve ihtiyaçlarını, kendi istemlerine göre belirleyip değerlendirmek gereği, hatta zorunluluğu gördükleri için, beklenmedik kararlar alırlar, yıkıma yol açacak sonuçlara neden olabilirler.

Özetle siyaseti servetin kaynağına dönüştüren iktidarların, insan ve toplumla ayrışması, giderek karşıt konuma gelmesi, hatta savaşır bir tutuma yönelmesi daima ihtimal dahilindedir.