Bundan önceki altı yazıda servet ve servetin kaynağının neler olabileceği konusu üzerinde, bazı tarihi görünümlere veya durumlara da göndermeler yapılarak çağrışımlarda bulunulmaya çalışılmıştı.
Çeşitli açılardan bakılarak “servet” olarak nitelendirilen durumun farklı tanımları yapılabilir, nitekim yapılagelmiştir de. Burada kategorik, belirli bir alan ve ölçüt temel alınmaksızın, genel bir bakış bağlamında servet olgusu algısı ya da anlayışı varsayılmıştı.
Bu bağlamda, bir insan bireyinin maddi ve manevi varlığını ve hayatını kurmada, yaşamada, sürdürmede ihtiyaç veya gerek duyulan, ayrıca varsayılacak olan araç, mal gibi şeylerin üzerinde yer alacak maddi ve manevi kazanımlar (iktisap) “servet” kapsamında değerlendirilebilir.
Yeteneğe, bilgiye, emeğe, yapılan işe, kazanılmış mesleğe dayanılarak, olağan ve meşru değer ve ölçütler gözetilerek elde edilmiş servet, sadece sahibini değil, ailesine, yakınlarına, çevresine, topluluğuna ve toplumuna, bir açıdan da insanlığa olumlu katkı saplar. Sözgelimi tekerleği, üzengiyi, elektriği, matbaa ve basın ve yayın, haberleşme aygıtını ya da bilgisayarı keşfeden, geliştiren her insan, kendisi de dâhil diğer insanlara, giderek insanlığa servet kazandırmıştır denebilir. Mesela sanat yeteneğinin bir ürünü olan şiir, tiyatro, hikâye, roman vb. eser ortaya koyan sanatçının sarf ettiği emeğin karşılığı olan telif hakkı ya da fikri mülkiyet de bir servet kaynağı olması gerektiği halde, açık ve belirgin ölçüler, kurallar çerçevesinde konumlandırılmamıştı. Ancak yaklaşık on yedinci veya on sekizinci yüzyılda bir hak olarak tanımlanacak ve günümüzde, özellikle Avrupa ülkelerinde, zaman içinde farklı niteliklerde servetin kaynağı olarak genel bir kavrayışa kavuşturulacak, diğer ülkelere de yaygınlaşacaktır. Gerçi yine de tam olarak bir sistem bütünlüğünden söz edilememektedir. Ancak “Bern Sözleşmesi” önemli bir kurum olarak ortaya konulmuştur.
Servetin kaynağı, farklı yetenek, emek, meslek ölçütleri, kuralları ve kurumları temelinde belirlenmediği durumlarda, gerek birey, gerek meslek, faaliyet, topluluk ve toplum bağlamında gerçekleşmediği takdirde, bütün bunların maddi ve manevi yönden olumlu değerler ve sonuçlar elde etmesi beklenmemelidir. Aksine gerek bireysel, gerek toplumsal boyutlarda, hem insanın hem de toplumun dayandığı maddi ve manevi değerleri, kazanımları, birikimleri, kısaca servetleri eninde sonunda yozlaştırmakta, durağanlaştırmakta, çürütmekte ve çökertmektedir. Sözgelimi Roma İmparatorluğu’nda servet sahibi olabilme imkânı “Patrici” olarak tanımlanan sınırlı bir azınlığın uhdesinde toplanmıştı. Önceleri imparatorluğun gücünün ve büyüklüğünün göstergesi şeklinde bir işlev görürken, sonraki gelişmeler karşısında duraklamanın, çözülmenin ve çökmenin başta gelen öğesi olacaktır. Çünkü o ünlü “Roma barışı” söylemi, erdeme değil, özellikle güç ve ayrıcalıklara dayalı servetin esas alınmasının kaçınılmaz sonucu olacaktır. Daha başka tarihi örnekler verilebilir. Yirminci yüzyılda “güneş batmaz” olarak tanımlanan “Britanya İmparatorluğu” çarpıcı bir örnektir. Rahmetli Nuri Pakdil’in sıkça kullandığı bir deyimle, bir “balıkçı adası” sayılsa yerindedir. Sadece, James Joyce’un nitelendirmesiyle “fitne ve fesat” üreten bir kimliktir artık.