Sözün insanı hayvanlardan ayırdığı, onun bir bakıma bir türü olan dilin de toplumları veya ulusları birbirinden farklılaştırdığı ve böylece ilk toplumsal kurum olduğu, J.J. Rousseau tarafından ileri sürülmüştür. Bu görüşünü gerekçelendirmek bakımından şöyle bir çıkarım yapar: “Bir insan başka biri tarafından hisseden, düşünen ve kendine benzeyen bir varlık olarak tanındığı anda ona kendi hislerini ve düşüncelerini iletme arzusu ya da gereksinimi, bunun araçlarını aramaya yöneltir. Bu araçlar, bir insanın başka bir insan üzerinde etkide bulunabilmesinin tek aletleri olan duyulardan çıkabilir sadece. İşte size düşünceyi anlatmak için kullanılan duyulur, işaretlerin kuruluşu. Dili bulanlar bu akıl yürütmeyi yapmamışlardı ama içgüdü onlara bu sonucu esinledi.” *

Burada “içgüdü” olarak belirtilenin “bir sızı, bir kimsesizlik hissi” biçiminde insanın göğsüne oturduğunu, dolayısıyla hiçbir şey dışarıdan gelip kalbimize acı veremez, içimizde o dışsal etkiyi bekleyen iş birlikçi yaralar olmadıkça.” “Yaralar” ise insanın yeryüzündeki serüvenini, hayatını, onu oluşturup bütünleştiren veya dağıtanın bütününü içerir. Bütün bunların aracı olmayı üstlenen dil “sırrı hâlâ çözülememiş bir mucize”** olarak tanımlansa, yerindedir.

Böylece Emin Gürdamur söz konusu incelemesinde dilin çeşitli boyutlarda farklı yazarlar tarafından kendilerine özgü anlatım, söyleyiş biçimlerinde ortaya konulduklarını duyarlıklı bir tarzda betimler. Bir anlamda dilin kullanım biçimleri ve biçemleri bağlamında Binbir Gece Masalları’ndan Dede Korkut Hikâyeleri’ne, oradan çeşitli yazarlara ve eserlerine uzanan bir dikkati, sorgulamayı, açıklamayı, irdelemeyi gerçekleştirir. Ancak biçim ve biçemlerin gerçekleşmesi, insanın temel sorunlarını ne ölçüde içermektedir, sorusu belirleyici bir işlevi de üstlenmektedir. Böylece edebiyatın kapsamı içinde yer alan öykü türünün diliyle bunun yansıması olan anlatımın kendine özgü niteliğine vurgu yapılmaktadır.***

Bu noktada Hatice Bildirici’nin “Öykü Risalesi” konuyu daha içten ve kendi yazım deneyimi bağlamında sorgulamaya, irdelemeye yönelmektedir. Kendi söyleyişiyle “öykü türü üzerine deneme yazmak, öyküyle hemhal olmuş insanın kimi zaman isyanı kimi zaman da bir işaretidir… öykü yazmak ve okumak ne güzel iştir; öyküye dikkatle bakın, binbir yüzünü görün.” Bildirici, bir bakıma, öykü üzerine düşünen, onunla uğraşan eleştirmen veya denemecinin, sadece öyküde değil, “edebiyatın zaten ışıklı odasında, özel ışıklar ve gölgelerle yeni bakışlar, yeni duyuşlar”ın yolunu açmaktır, yaklaşımını dile getirmektedir. ****

Gerek öykü, gerek şiir ve edebiyatın, geniş anlamda sanatın üzerinde çeşitli açılardan sorgulamalar, sorular sorabilmek, farklı boyutlarıyla açıklamalar, eleştiriler, irdelemeler, yorumlar ve değerlendirmeler yapmak, onların varlığının sürmesinde, etkisinin yaygınlaşmasında vazgeçilmez çabalar ve uğraşlardır.

*Jean-Jacques Rousseau: Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, ç. Ömer Albayrak, IV. Baskı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2013, s. 1.

**Emin Gürdamur: Öykü Öykü Dedikleri, Hece Yayınları, Ankara 2025, s. 8 vd.

*** Gürdamur, age, s. 11 vd.

****Hatice Bildirici: Öykü Risalesi, Hece Yayınları, Ankara 2025, s. 7.