Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın sosyal medya hesabındaki açıklamasını okuyunca, Mekke Ortak Savunma Anlaşması üzerine daha önce kaleme aldığım yazılar gözümün önüne geldi.

Sayın Arıkan’ın ortaya koyduğu tavrı son derece yerinde buldum. Herkesin diplomatik ifadelerin arkasına sığınmayı tercih edebileceği böylesine hassas bir konuda açık konuşması, gördüğü tehlikeye dikkat çekmesi ve itirazını çekinmeden ortaya koyması siyasi cesaret ve sorumluluk örneğidir.

Açıklamasını okuduktan sonra geçmişte dile getirdiğim endişeleri yeniden değerlendirdim ve bugün geldiğimiz noktada bu endişelerimde ne kadar haklı olduğuma bir kez daha kanaat getirdim.

Çünkü Mekke Antlaşması konusunda endişelerimi ilk defa bugün dile getirmiyorum.

8 Ağustos 2026’da, “Mekke Anlaşması: İran’a karşı NATO’nun bölgesel taşeronları mı hazırlanıyor?” başlıklı yazımda NATO bağlantısına ve İran’ın dışarıda bırakılmasına dikkat çekmiştim.

9 Ağustos 2026’da, “Detaylar ortaya çıktıkça Mekke Anlaşması BOP’u tamamlama projesi izlenimi veriyor” diyerek endişelerimi bir adım daha ileri taşımıştım.

20 Ağustos 2026’da, “Mekke Anlaşması: İran’a karşı bir cephe mi, değilse?” başlığıyla aynı tehlikeye yeniden işaret etmiştim.

Son olarak 26 Ağustos 2026’da, “İsrail Suriye’yi vuruyor, Trump ittifakı alkışlıyor: Bu nasıl denklem?” diye sormuştum.

Aradan çok uzun zaman geçmedi.

Şimdi Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, Mekke Antlaşması’nın Türkiye’nin NATO başta olmak üzere mevcut ittifak ve anlaşmalardan doğan yükümlülüklerinin yerini almadığını belirttikten sonra çok önemli bir ifade kullanıyor:

“Bunların tamamlayıcısıdır.”

İşte benim itirazım tam da burada başlıyor.

NATO ile Mekke yan yana gelemez!

Mekke, sıradan bir coğrafi isim değildir. Milyarlarca Müslümanın kıblesi, İslam dünyasının ortak mukaddesidir.

Böyle bir ismi taşıyan savunma yapılanmasının NATO’yu “tamamlayan” bir mekanizma olarak tarif edilmesi, üzerinde birkaç cümleyle geçilebilecek bir mesele değildir.

Daha önceki yazılarımda özellikle bir tehlikeye dikkat çekmiştim:

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın oluşturduğu bu yapı ileride İran’a karşı yeni bir bloklaşmanın aracına dönüşebilir mi?

Çünkü kurulacak gerçek bir bölgesel güvenlik sistemi düşünüldüğünde karşımıza önemli bir eksiklik çıkıyor:

İran yok.

Suriye yok.

Irak yok.

Mısır yok.

Üstelik bugün elimizde başka bir önemli gelişme daha var.

ABD Başkanı Donald Trump, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasını memnuniyetle karşıladı ve Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerini tebrik etti.

Burada insan ister istemez duruyor.

Gazze’de İsrail’e siyasi ve askerî desteğini esirgemeyen Amerika’nın Başkanı, İslam ülkelerinin kurduğu söylenen yeni savunma ittifakından neden bu kadar memnun?

Eğer kurulmakta olan yapı İsrail’in bölgedeki saldırganlığına karşı gerçek bir caydırıcılık oluşturacaksa Washington neden bundan rahatsız olmak yerine alkışlıyor?

Şimdi buna Hakan Fidan’ın “tamamlayıcı” ifadesini de ekleyin.

Tablo daha da düşündürücü hâle geliyor.

Trump memnun.

NATO ile bağ korunuyor.

İran dışarıda.

Suriye dışarıda.

İşte tam da geçmişte dikkat çektiğimiz nokta buydu.

Yoksa hedef İran mı?

Bunun böyle olduğuna dair elimizde kesin bir belge bulunduğunu söylemiyorum. Ancak dış politika yalnızca açıklanan niyetlere bakılarak okunmaz; kimlerin masada olduğuna, kimlerin masanın dışında bırakıldığına ve ortaya çıkan yapıdan kimlerin memnun olduğuna da bakılır.

Bütün bunlar İran’a ilişkin endişelerimizi küçültmüyor, aksine büyütüyor.

İsrail Gazze’yi yerle bir etti.

Suriye topraklarını vurdu.

İran ile doğrudan çatışmaya girdi.

Bölgede sınırlar ve güvenlik dengeleri giderek daha kırılgan hâle geldi.

Eğer bugün Ortadoğu’da yeni bir ortak savunma mekanizması kurulacaksa bunun öncelikli meselesinin İsrail’in saldırganlığı olması gerekmez mi?

Öyleyse İran’ın dışarıda olduğu, fakat İsrail’in en büyük destekçisi ABD Başkanı’nın memnuniyetle karşıladığı böyle bir yapılanmaya endişe ve kaygıyla yaklaşmamız son derece doğaldır.

Türkiye’nin İran’la karşı karşıya getirilmesi kimin işine yarar?

Pakistan’ın İran’la cepheleşmesi kime hizmet eder?

Suudi Arabistan ile İran arasında yeniden düşmanlık üretilmesinden hangi ülke kazançlı çıkar?

Bölgenin son elli yıllık tarihine baktığımızda cevabı görmek zor değildir.

Müslüman ülkeler birbirleriyle çatışırken şehirlerimiz yıkıldı, insanlarımız öldü, ekonomilerimiz zayıfladı.

Peki güçlenen kim oldu?

Bölge dışındaki büyük güçler ve İsrail.

İşte bundan dolayı Mahmut Arıkan’ın çıkışını sadece günlük bir siyasi polemik olarak görmüyorum.

Bu tavır, merhum Necmettin Erbakan Hocamızın yıllarca savunduğu “Müslüman ülkeler birbirleriyle değil, birlikte hareket etmelidir” anlayışının bugünkü şartlarda yeniden hatırlatılmasıdır.

Saadet Partisi’nin burada ortaya koyduğu çizgi de önemlidir: İslam ülkelerini birbirine karşı cepheleştiren değil, onları aynı masada buluşturan bir dış politika.

Türkiye’nin öncülüğünde Pakistan ve Suudi Arabistan’ın yanında İran da olmalıdır.

Suriye de olmalıdır.

Irak ve Mısır da olmalıdır.

Bölgenin güvenliği Washington’un hazırladığı denklemlere teslim edilmemelidir.

Çünkü İslam dünyasının ihtiyacı NATO’nun Ortadoğu’daki eksik halkasını tamamlamak değildir.

İhtiyacımız, kararlarını Washington’dan, Brüksel’den veya başka bir başkentten gelecek işaretlere göre değil, kendi halklarının güvenliğine göre alan bağımsız bir birlikteliktir.

Adında Mekke bulunan bir ittifaka yakışan da budur.

Trump’ın alkışladığı yeni bir cepheleşme değil;

Müslüman ülkeleri birbirine karşı konumlandırmayan güçlü bir dayanışma.

Bu nedenle geçmişteki yazılarımda dile getirdiğim endişeyi bugün artık daha ciddi görüyorum:

Mekke Antlaşması İslam dünyasının ortak savunmasının başlangıcı mı olacak, yoksa NATO sisteminin bölgedeki yeni halkasına dönüşerek İran’a karşı kurulacak bir cephenin zeminini mi hazırlayacak?

Hükûmetin açıklığa kavuşturması gereken mesele budur.

Çünkü Mekke’nin yönü Washington’a değil, İslam dünyasının birliğine dönük olmalıdır.

Whatsapp Image 2026 08 31 At 19.33.28