Daha dün gibi hatırlıyoruz.

Gazze’de ateşkes ve barış umutlarının yükseldiği süreçte ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu masada anlaşma imzalandı. Türkiye’nin bu süreçte önemli bir rol üstlendiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da imza attığı ve Türkiye’nin garantör konumunda olduğu kamuoyuna günlerce büyük bir diplomatik başarı olarak anlatıldı.

Gazeteler manşetler attı.

Televizyonlarda saatlerce konuşuldu.

“Türkiye masada.”

“Türkiye garantör.”

“Erdoğan’ın diplomasi zaferi.”

“Türkiye olmadan bu denklem kurulamaz.”

Trump ile Erdoğan’ın aynı masada bulunduğu görüntüler de Türkiye’nin uluslararası ağırlığının göstergesi olarak sunuldu.

Bugün geldiğimiz noktada İsrail’in saldırıları ve Filistinlilerin ölümü devam ediyorsa, Gazze’deki insanlık dramı sona ermemişse, o zaman sormak zorundayız:

Hani Türkiye garantördü?

Garantörlük yalnızca Trump ile aynı masaya oturup anlaşmaya imza atmak mıdır?

Garantörlük dünya televizyonlarının karşısında kalemleri kaldırıp fotoğraf vermek midir?

Yoksa imzalanan anlaşmanın uygulanmasını takip etmek, ihlal edildiğinde devreye girmek ve ihlalin bir bedeli olduğunu göstermek midir?

Eğer Türkiye gerçekten garantörse, anlaşmanın ihlal edildiği iddia edildiğinde hangi mekanizma devreye giriyor?

Hangi siyasi karşılık veriliyor?

Hangi diplomatik baskı uygulanıyor?

Hangi ekonomik tedbir hayata geçiriliyor?

24 Ağustos tarihli Yeni Şafak’ın birinci sayfasına baktığımızda ise önümüzdeki tablonun ne kadar vahim olduğu görülüyor.

Gazete, İsrail’in Sefarad Başhahamı David Yosef’e atfedilen “Filistin diye bir halk yok” sözlerini, “Soykırımdan sonraki aşama” başlığıyla manşetine taşıyor.

Aynı birinci sayfada dikkat çekici başka bir haber daha bulunuyor:

“Pakistan cephesinden Mekke Anlaşması: 3 ülke birbirini tamamlıyor.”

Haberde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın savunma alanında birbirlerini tamamlayan potansiyellerinden söz ediliyor.

Şimdi bu iki haberi yan yana koyup düşünelim.

Bir tarafta Filistin halkının varlığını dahi inkâr edecek noktaya ulaşmış bir zihniyet.

Diğer tarafta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında geliştirilmeye çalışılan yeni bir savunma iş birliği.

Bu güç kime karşı oluşturuluyor?

İran’a karşı mı?

Müslüman ülkelerin birbirlerine karşı yeni bloklar oluşturması için mi?

Yoksa Filistin’den Suriye’ye kadar bölgede saldırılarını sürdüren İsrail karşısında gerçek bir caydırıcılık meydana getirmek için mi?

Daha önce Mekke Anlaşması konusunda yazdığım yazılarda da üzerinde durduğum temel mesele buydu.

İslam dünyasında yeni bir güvenlik mimarisi kurulacaksa Müslüman ülkeleri birbirlerine karşı konumlandıran yeni bir cepheleşmeye dönüşmemelidir.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın yanına İran, Suriye, Mısır ve diğer bölge ülkeleri de gelmelidir.

Çünkü İsrail karşısında parçalanmış bir İslam dünyasının gerçek bir caydırıcılığı olamaz.

Bir de yıllardır Türkiye’de oluşturulan siyasi söylemi hatırlayalım.

Meydanlardan kaç defa;

“Eyyy İsrail!”

“Eyyy Netanyahu!”

“Eyyy Amerika!”

seslerini duyduk?

Bu sözler meydanlarda büyük alkış aldı.

“Türkiye eski Türkiye değil” denildi.

“Masada da sahada da varız” denildi.

“Artık oyun kuran Türkiye var” denildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için yıllardır “dünya lideri” ifadesi kullanıldı.

Trump ile aynı masada anlaşmaya imza atıldığında da bu görüntüler aynı söylemin bir göstergesi olarak sunuldu.

Peki bugün sormak neden yanlış olsun?

Hani dünya lideriydik?

Dünya liderliği Trump ile aynı masaya oturmakla mı ölçülür?

Meydanlardan “Eyyy İsrail!” diye seslenmekle mi?

Yoksa attığınız imzanın arkasında durmak ve imzalanan anlaşmanın ihlal edilmesi hâlinde caydırıcı bir irade ortaya koyabilmekle mi?

Büyük devlet, attığı imzanın ve söylediği sözün arkasında durabilen devlettir.

Hiç kimse de bu sorular karşısında hemen “Savaş mı istiyorsunuz?” kolaycılığına sığınmasın.

Hayır.

Devletlerin savaştan önce kullanabileceği ekonomik, diplomatik, ticari, siyasi ve hukuki çok güçlü araçları vardır.

Üstelik tam burada dünkü gazetelere yansıyan başka bir haber cevap bekleyen çok ciddi bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor.

İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, Türkiye’den İsrail’e giden ticari gemilerin hareket hâlinde olduğunu öne sürerek iktidara:

“Türkiye’den İsrail’e giden ticari gemileri durdurun.”

çağrısında bulundu.

Whatsapp Image 2026 08 26 At 17.54.25

Haberde Çömez’in gemi takip sistemlerinden aldığı belirtilen verilere dayanarak Ambarlı’dan hareket eden bir geminin İsrail’in Aşdod Limanı’na, İskenderun’dan hareket eden başka bir geminin ise Hayfa Limanı’na gittiğini ileri sürdüğü aktarılıyor.

Çömez’in gazeteye yansıyan sözleri daha da dikkat çekici:

“Gemiler Ambarlı’dan Aşdod Limanı’na, İskenderun’dan Hayfa Limanı’na harıl harıl çalışıyor!”

Elbette bunlar Çömez’in iddialarıdır ve iktidarın bunlara açık, şeffaf ve belgeli biçimde cevap vermesi gerekir.

Çünkü Türkiye, 2 Mayıs 2024 itibarıyla İsrail’le ihracat ve ithalat işlemlerinin tamamen durdurulduğunu açıklamıştı.

Öyleyse sorular çok basit:

Türkiye limanlarından Aşdod ve Hayfa’ya gittiği ileri sürülen bu gemiler ne taşıyor?

Yüklerin sahibi kim?

Nihai alıcı kim?

Eğer bunlar Türkiye-İsrail ticareti değilse hangi ülkenin malları taşınıyor?

Transit ticaret mi söz konusu?

Filistin’e gönderilen mallar mı taşınıyor?

Bunların cevabını millet bilmelidir.

Çünkü bir taraftan meydanlarda:

“Eyyy İsrail!”

diyeceksiniz.

Bir taraftan Türkiye’nin Gazze konusunda ne kadar güçlü olduğunu anlatacaksınız.

Trump’la aynı masada anlaşmaya imza atacaksınız.

Türkiye’nin garantörlüğünden söz edeceksiniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için “dünya lideri” denilecek.

Ama diğer taraftan Türkiye limanlarından İsrail limanlarına giden gemilerle ilgili böyle ciddi iddialar gazetelere yansıyacak.

O zaman millet elbette sorar:

Hangisine inanacağız?

Meydanlardaki “Eyyy İsrail” sözlerine mi?

“İsrail’le ticareti kestik” açıklamasına mı?

Yoksa gemi takip sistemlerinde görüldüğü ileri sürülen Ambarlı-Aşdod ve İskenderun-Hayfa seferlerine mi?

İşte iktidarın bu çelişki görüntüsünü ortadan kaldırması gerekiyor.

Çünkü Gazze konusunda artık söz değil, sonuç görmek istiyoruz.

Eğer ekonomik yaptırım diyorsanız, ticaret konusunda en küçük şüphe bırakmayacaksınız.

Eğer diplomatik baskı diyorsanız, bunun sonucunu göstereceksiniz.

Eğer “Türkiye garantör” diyorsanız, garantörlüğün gereğini yerine getireceksiniz.

Eğer İslam ülkeleri arasında savunma ittifakı kuruyorsanız, bu ittifakın Müslüman ülkeleri birbirine karşı değil, bölgenin gerçek tehditleri karşısında bir araya getirdiğini göstereceksiniz.

Ve eğer yıllardır milletimize “Türkiye oyun kuruyor, masada da sahada da güçlü, dünya lideriyiz” diyorsanız, bunun en önemli imtihanlarından biri Gazze’dir.

Gazze’nin artık yeni manşetlere ihtiyacı yok.

Yeni imza törenlerine de ihtiyacı yok.

Trump ile çekilmiş yeni fotoğraflara hiç ihtiyacı yok.

Gazze’nin ihtiyacı sonuçtur.

İmzalanan anlaşmanın uygulanmasıdır.

Garantörlüğün gereğinin yapılmasıdır.

Meydanlarda söylenen sözlerin siyasi, diplomatik ve ekonomik karşılığının görülmesidir.

Dün gazetelerin manşetlerinde Türkiye’nin garantörlüğünü ve diplomatik gücünü konuştuk.

Bugün gazetelerde İsrail’in Filistin halkının varlığını dahi inkâr eden açıklamalarını ve Türkiye’den İsrail limanlarına giden gemilerle ilgili iddiaları okuyoruz.

İşte bütün mesele bu iki tablo arasındaki çelişkidir.

Bu nedenle bugün iktidara sorulması gereken sorular hâlâ ortadadır:

Hani Türkiye garantördü?

Hani İsrail’le ticaret durdurulmuştu?

Hani “Eyyy İsrail!” diyorduk?

Hani dünya lideriydik?

Millet artık slogan değil, sözlerin karşılığını; hamaset değil, Gazze için somut icraat bekliyor.

Whatsapp Image 2026 08 26 At 17.54.25 (1)