Gazze’de yaşanan insanlık dramını yıllardır konuşuyoruz. İsrail’in saldırıları sonucu şehirler harabeye döndü, on binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan yerinden edildi. Ancak bugün geldiğimiz noktada daha büyük bir soruyu sormamız gerekiyor:
İsrail’in hedefi gerçekten sadece Gazze mi?
Çünkü karşımızda artık yalnızca Gazze’yi bombalayan bir İsrail yok.
Suriye’nin askerî altyapısını hedef alan, Lübnan’a saldırılar düzenleyen, bölgedeki dengeleri kendi güvenlik anlayışına göre yeniden şekillendirmeye çalışan ve başka devletlerin egemenlik alanlarına müdahale etmekten çekinmeyen bir İsrail var.
Son olarak İsrail savaş uçaklarının Suriye’nin İdlib bölgesindeki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’nü hedef alması, Türkiye açısından da dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı saldırıyı kınayarak bunun Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açık ihlali olduğunu ifade etti.
Elbette kınanmalıdır.
Fakat benim sormak istediğim başka:
Daha ne kadar sadece kınayacağız?
Gazze vuruluyor, kınıyoruz.
Suriye vuruluyor, kınıyoruz.
Lübnan vuruluyor, kınıyoruz.
Uluslararası toplumu göreve çağırıyoruz.
Sonra ne oluyor?
İsrail politikasını değiştiriyor mu?
Hayır.
O halde Türkiye gibi bölgenin en önemli ülkelerinden birinin dış politikası yalnızca kınama açıklamalarından ibaret olamaz.
Ebu Zuhur neden önemli?
Ebu Zuhur saldırısını diğer saldırılardan ayıran önemli bir husus bulunuyor.
Bu defa konu Türkiye’ye çok daha yakından dokunuyor.
Uluslararası basına yansıyan değerlendirmelerde İsrail’in, Türkiye’nin Suriye’de askerî varlığını artırma ihtimalinden rahatsız olduğu ve Ebu Zuhur’un Türkiye tarafından kullanılabileceği ihtimalini tehdit olarak değerlendirdiği belirtiliyor.
Türkiye ise saldırı sırasında veya öncesinde söz konusu üste Türk askerî personelinin bulunmadığını açıkladı.
Ancak asıl mesele bu değildir.
İsrail, Türkiye’nin komşusu olan Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceğine müdahale etme hakkını kendisinde nereden buluyor?
Suriye’nin hangi askerî üssünün kullanılacağına, hangi savunma kapasitesine sahip olacağına veya hangi ülkeyle iş birliği yapacağına İsrail mi karar verecek?
Üstelik yıllarca süren savaşın ardından Suriye’nin yeniden ayağa kalkması ve kendi topraklarını koruyabilecek meşru bir savunma kapasitesine kavuşması yalnız Suriye için değil, Türkiye için de önemlidir.
Savunmasız ve sürekli dış müdahaleye açık bir Suriye, Türkiye’nin güneyinde kalıcı bir güvenlik boşluğu anlamına gelir.
Türkiye’nin amacı bölgede yeni savaşlar çıkarmak değil; komşularının toprak bütünlüğünü koruyabildiği, dış müdahalelere açık olmadığı istikrarlı bir bölgesel düzenin kurulmasına öncülük etmek olmalıdır.
Mahmut Arıkan’ın TBMM çağrısı önemlidir
Tam da bu noktada Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın yaptığı çağrıyı son derece önemli buluyorum.
Arıkan, İsrail’in Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne yönelik saldırısının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin olağanüstü toplantıya çağrılması gerektiğini ifade etti.
Bu çağrı üzerinde ciddi biçimde durulmalıdır.
Çünkü mesele Saadet Partisi’nin, AK Parti’nin, CHP’nin veya başka bir siyasi partinin meselesi değildir.
Mesele Türkiye’nin millî güvenliğidir.
Eğer İsrail, Türkiye’nin hemen yanı başındaki Suriye’de askerî dengelerin nasıl şekilleneceğine müdahale ediyor ve Türkiye’nin muhtemel askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendiriyorsa bunun konuşulacağı yer yalnızca televizyon ekranları değildir.
Bunun konuşulacağı yer milletin Meclisidir.
TBMM olağanüstü toplanmalı; Dışişleri Bakanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı milletvekillerini ve dolayısıyla milleti bilgilendirmelidir.
Türkiye’nin Suriye politikası nedir?
İsrail’in Suriye’deki saldırıları Türkiye açısından nasıl bir güvenlik riski oluşturmaktadır?
Ebu Zuhur saldırısının Türkiye’ye verilmiş dolaylı bir mesaj olup olmadığı değerlendiriliyor mu?
Suriye’nin savunma kapasitesinin güçlendirilmesi konusunda Türkiye nasıl bir politika izleyecektir?
İsrail’in bundan sonraki muhtemel hamlelerine karşı hangi diplomatik ve stratejik tedbirler hazırlanmıştır?
Bu soruların cevaplarını bilmek milletin hakkıdır.
Mahmut Arıkan’ın TBMM çağrısının kıymeti de tam burada ortaya çıkmaktadır:
Dış politika birkaç kişinin kapalı kapılar ardında belirlediği bir alan olmamalıdır. Özellikle ülkenin millî güvenliğini doğrudan ilgilendiren meselelerde milletin iradesini temsil eden TBMM devre dışı bırakılamaz.
Suriye’nin zayıflaması kimin işine geliyor?
Ortadoğu’daki gelişmeleri birbirinden bağımsız hadiseler gibi okumak büyük hata olur.
Irak’ın parçalanması…
Suriye’nin yıllarca süren iç savaşla yıpratılması…
Gazze’nin harabeye çevrilmesi…
Lübnan’ın sürekli istikrarsızlaştırılması…
İran ile devam eden gerilim…
Bütün bunların sonunda bölgede kim güçleniyor?
Bunu sormak zorundayız.
İsrail siyasetindeki bazı dinî ve aşırı milliyetçi çevrelerin dile getirdiği “Arz-ı Mevud” anlayışını da tamamen görmezden gelemeyiz. Ancak meseleyi yalnızca ideolojik söylemler üzerinden değil, sahada yaşanan gelişmeler üzerinden değerlendirmeliyiz.
Çünkü devletlerin gerçek politikaları yalnız söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla anlaşılır.
Türkiye hamaset değil strateji üretmeli
Burada yanlış anlaşılmak istemem.
Ben Türkiye’nin İsrail ile kontrolsüz bir askerî çatışmaya sürüklenmesini savunmuyorum.
Tam tersine bunun Türkiye ve bölge için büyük bir felaket olacağını düşünüyorum.
Fakat savaş istememek başka şeydir, caydırıcı bir stratejiye sahip olmak başka şeydir.
Türkiye’nin yapması gereken; diplomatik, ekonomik, siyasi ve bölgesel gücünü bir araya getirerek uzun vadeli bir strateji oluşturmaktır.
Türkiye; Suriye, İran, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer İslam ülkeleriyle farklılıklarını bir kenara bırakarak ortak güvenlik ve ekonomik iş birliği mekanizmaları geliştirmelidir.
Özellikle Suriye bu denklemin dışında bırakılamaz.
Çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, siyasi istikrara kavuşması ve kendi sınırlarını savunabilecek meşru bir devlet kapasitesine sahip olması doğrudan Türkiye’nin güvenliğiyle ilgilidir.
Türkiye ile Suriye’nin birbirini rakip veya tehdit olarak değil, aynı bölgenin güvenliğinden sorumlu iki komşu devlet olarak görmesi gerekir.
Suriye’nin zayıflığından Türkiye kazançlı çıkmaz.
Türkiye’nin zayıflığından da Suriye kazançlı çıkmaz.
Tam tersine iki ülke arasındaki her çatışma ve güvensizlik, bölge üzerinde hesabı bulunan dış güçlerin hareket alanını genişletir.
Bu nedenle Türkiye-Suriye ilişkilerinin güvenlik, diplomasi, ekonomi ve yeniden imar boyutlarıyla güçlendirilmesi; Suriye’nin dış saldırılara karşı kendi topraklarını koruyabilecek meşru savunma kapasitesine kavuşmasına katkı sağlanması bölgesel istikrar açısından önemlidir.
Çünkü bugün İslam ülkelerinin nüfusuna, enerji kaynaklarına, ekonomik büyüklüğüne, askerî kapasitesine ve jeopolitik konumuna baktığımızda karşımızda küçümsenemeyecek muazzam bir güç vardır.
Eksik olan güç değildir. Eksik olan birlikte hareket etme iradesidir.
Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın yıllar önce ortaya koyduğu D-8 anlayışının kıymeti bugün çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Bölgenin güvenlik mimarisini bölge ülkeleri kurmazsa başkaları gelir ve kendi çıkarlarına göre kurar.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
Gazze Türkiye’den uzak değildir
Bazıları hâlâ Gazze’yi Türkiye’den uzakta yaşanan bir mesele olarak görebilir.
Ben böyle düşünmüyorum.
Gazze Türkiye’den uzak değildir. Suriye ise hiç uzak değildir.
Bugün komşumuzun askerî üssüne düşen bomba, yarın Türkiye’nin doğrudan güvenliğini ilgilendiren daha büyük bir krizin başlangıcı olabilir.
Bu nedenle mesele “İsrail’i en sert kim kınadı?” yarışı değildir.
Miting yapmak önemlidir.
Kınamak gereklidir.
Diplomatik açıklamalar yapılmalıdır.
Ama yeterli değildir.
İslam ülkelerini bir araya getirecek hangi kalıcı mekanizma oluşturuldu?
Ekonomik ve diplomatik yaptırım konusunda hangi ortak karar alındı?
Gazze için hangi sürekli insani mekanizma kuruldu?
Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve savunma kapasitesini koruyacak hangi bölgesel girişim hayata geçirildi?
Bölgenin güvenliği için hangi ortak stratejik yapı oluşturuldu?
Bunları konuşmalıyız.
Türkiye’nin ihtiyacı hamaset değil stratejidir.
İslam dünyasının ihtiyacı yeni ayrılıklar değil birliktir.
Ve böyle bir meselede TBMM’nin devre dışı kalması değil, millet adına devreye girmesi gerekir.
Bugün Ebu Zuhur konuşuluyor.
Yarın başka bir yer konuşulabilir.
Tehlike kapımıza dayandıktan sonra tedbir almak geç olabilir.
Bu nedenle Ankara’nın artık iki soruya açıkça cevap vermesi gerekiyor:
İsrail’in hedefi Gazze ile sınırlı değilse Türkiye’nin planı nedir?
Ve Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir mesele milletin Meclisinde bugün konuşulmayacaksa ne zaman konuşulacaktır?