TARİH, ÇOCUK RESİMLERİYLE YAZILIR
Milli Futbol Takımımızın başarısızlıklar serisindeki ilk maçından sonra sosyal medyaya düşen bir mazlumun çocuk resmi vardı.
Ay yıldız formalı o çocuğun “Hasret kaldım” çaresizliğini yansıtan mahzun resmi, sessiz yığınların da nasılsınız sorularına cevapları olmuştu.
Bazı resmi sıfatlılar kırmızılar giyerek ve TV kameralarının konuşlandırıldığı bir sahnede koşu yaparak, Milli Takımı bekleyen başarılar olduğuna halkımızdan toplu inanma isteseler de kurallara göre yenilen takımlar elendiğinden, TFF başkanının “Bir hakkımız daha olsun Mehmet Ali Bey” veznindeki itirazlarını FİFA dikkate alınmayınca, orta ve ileri yaşlı insanlarımız, 80’li yıllardaki bir posteri çıkararak hafızalardan, çocuk hüznünün tekrarında yandılar.
Minibüs camlarında caddeleri, otobüs arkalarında şehirleri dolaşan; dükkan, lokanta, kahvehane ve evlerin duvarlarında yer bulan “Ağlayan Çocuk” posteri, insanımıza merhameti hatırlatmış, masum ve mahzun bir çocuğun ağlamasını sevdirmiş, gözyaşının insani bir hal olduğunu yüreklerde hissettirmişti.
Çocukluğunu ve gençliğini Cumhur İttifakı zamanlarında yaşayan insanlarımızın tanık olmadığı bu resim belgeli geçmişimizin kötü bir kopyası bir tribünden ekranlara yansıtılınca son haftada; “masum” yıllarımızın çok gerilerde kaldığına da yandık.
Bir polis memurunun koruma görüntüleri ve anlattıklarına, emniyet ve adliye konularıdır diyerek, Fenerbahçe formalı çocuğun bizi gençliğimize götürmesini yazacağız, arşivlerdeki belgelerin ışığında.
Gazetelerin kâğıda basıldığı eski Türkiye’de, futbol öncelikli spor haberleri düz ve basit cümlelerle sekizinci sayfalarda verilirken, tiraj rahatsızlığı yazar ünlendirmeye ve taraftarların tahriki üzerinden satış artırmaya yöneltince basın patronlarını, ateşlenmeye hazır kalabalıklar sayıldı tribünleri paylaşanlar.
Takımlarının tezahüratla gelip geleceğine inandırılan taraftarın, en olumsuz duygularla rakibi küçümsemesinin forma aşkından sayılması da bir sonraki sosyolojik sarsıntımızdı.
Haber bültenlerinde duyurulan adli olayları yazımıza dahil etmeden, Dolmabahçe stadında yaşanan ve muhabbet olsun tarzında yazılmış bir hikayeyi orta yaş üstüne hatırlatırken, yeni yüzyıl kuşaklarına da hangi adreslerden geldiğimizi göstermek isteriz.


Merhum Karıncaezmez Şevki’yi Sarı–Kırmızı kıyafetleriyle tanıdı İstanbullular. Taraftarların daha forma giymeye alışmadığı yılların birinde, BJK–GS maçına Beşiktaş formasını giyerek gider. Elindeki bayrağın rengi de Siyah–Beyazdır. Stad direklerinin olduğu tribün köşesinde yerini alır. Yaptığı Beşiktaş tezahüratlarıyla etrafındakilerin sempatisini kazanan Şevki Bey, direğe tırmandırmalarını ister onlardan. Beşiktaş bayrağını daha yukarıdan sallamak fedakârlığına alkışlarla destek verenler, onu ulaşamayacakları bir noktaya çıkarırlar.
Stad direğinde kendini emniyete alan Şevki Bey elindeki bayrağı ve üstündeki formayı yere atar. Sarı–Kırmızı formalı ve bayraklıdır artık. Aşağıdan gelen itirazlara aldırmadan bayrağını sallar, tezahüratını haykırır. Onu oraya çıkaran Beşiktaş taraftarlarının hayal kırıklığının abartıldığı söylemler de eklenir sonraları, insanımızı gülümseten bu hoşgörü tablosuna.
Tribün insanlarını destek sloganlarında birleştiren amigoları vardı liglerimizin. En ünlüleri de Eskişehirspor’un tezahürat elemanıydı. Spor sayfalarında bahsedilecekse eğer, adına sadece amigo sıfatı eklenirdi. Tribün lideri bilinmiyordu, kullanıma sokulmamıştı.
Lider, sözlüklerde bir grubun başında bulunan, yön veren, bir amaç etrafında birleştiren kimse diye kayıtlıdır.
Partilerin, siyasi hareketlerin liderleri olur. Dini yapıların “Ruhani” sıfatıyla anlatılan liderlerini de biliriz. Hatta son yıllarda iktidar partililerin bina cephelerine astığı, siyah gözlüklü Sayın Erdoğan resimli afişlere dünya lideri yazdıklarını da gördük.
Medya elemanlarının, tribün lideri kılıfıyla süsledikleri saldırgan huylu insanlarımıza lider demek, lider sıfatını layık görmek, verdiğimiz örnektekilerin anlaşılmalarını hafifletmez, ağırlıksız saydırmaz mı bazı insanlarımıza bilinç altlarında?
Mahzun ve masum çocuk resimlerinden bunları da öğreniyoruz.

NE KERKÜK UNUTULUR, NE VATAN
1976’nın Mayıs ayı. Çatı’nın 12. Sayısında “İslam Alemi ve Müşterek İrfan” sayfamızın başlığıdır.
Nisan gazetelerinden haber başlıkları koymuşuz: “Korutürk, Kerkük’te sevgiyle karşılandı.” “Korutürk şehre girerken caddelere yığılan büyük kalabalıklar büyük tezahüratta bulundu.”
Genç Saadet Nürnberg’in sosyal medyadaki paylaşımını görünce, (Sağ olsunlar, var olsunlar) biz de hatırladık, türküler, ağıtlar yakılan Kerkük’e şiir yazdığımızı.
1959 Temmuz’unda Komünist Kürt milislerin yaptığı o katliamdan (Bilgi sitelerine bakınız) kurtulanları dinlediğimiz ilk gençliğimizde yazmıştık, şair sınıfından olmasak da…
Kerkük Türküsü
Bir vatan parçası unuttum tâ ıraklarda
Esir yaşıyor, zulmün altında boynu bükük
“Men Türkmenem, Türkmenem” diye haykıran Kerkük
Can veriyor, uğruna öldüğü topraklarda.
* *
Bir vatan parçası unuttum tâ ıraklarda
Kaderimi, alınyazısı mı bu kördüğüm
Daha ne kadar inleyecek şanlı Kerkük’üm
Kızıl bayraklar altında, kara bayraklarda
* *
Bir vatan parçası unuttum tâ ıraklarda
Silinmedi tarihten Moskof zulmünün izi
Kerkük’te gör Çanakkale’deki İngilizi
Zaferler, zaferler arama sun’î taklarda
Bir vatan parçası unuttum tâ ıraklarda