
'TOPÇU' KARARGAHININ ATEŞCİSİ: ALİ HAYDAR HAKSAL
İlk kez gazetemizde görmüş olmalıyım. O tanışmadan aklımda kalan, “Bildiğim biri, ama kim” sorusuna cevap aramamdı. Bu yüzden mi bilmem, ortam ve yanımızdakiler buğuludur hafızamda.
72 yılının son aylarında, Ankara Caddesi’nde, Hareket Dergisi’nin idare yerinde tanıştığım, sohbet ettiğim ve iltifatlarıyla gönendiğim rahmetli Nurettin Topçu hocamızı tavrı ve derinliğiydi onda gördüğüm.
Ebediyete uğurladığımız, Millî Gazete’mizin yazarı, arkadaşımız Ali Haydar Haksal’dan bahsediyorum.
Bir dönem sloganlaştırarak İstanbul caddelerinde ve miting meydanlarında haykırdığımız Erdem Bayazıt şiirinin “Sabır, Savaş, Zafer. Adım Müslüman” mısrasını başlatan “Sabır” onu (da) anlatıyordu.
''Ölüm haberi duyulunca Cumhuriyet gazetesi: 'Gerici yazar Mehmet Şevket Eygi öldü' haberini verdi. Cenaze namazının ardından da gene benzer bir yaklaşımda bulundu. Cumhuriyet ideolojisinin ve onun ardıllarının sahih Müslümanlara yaklaşımı bu. 'Gerici' demek. Hâlâ bu tutumlarını sürdürmeleri hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Yukarıdaki düşünceler ve nedenleri bilinmeden sorunun özü anlaşılamıyor. Çünkü Cumhuriyet gazetesi de ırkçı, İttihatçı, yani masonik bir ruh taşıyor. Jakoben Fransız düşüncesinin tam bir yansıması.”
Mehmed Şevket Eygi ağabeyin ardından kaleme aldığı 18.07.2019 tarihli ve “Mehmed Şevket Eygi: Ehl-i dil” yazısından bu paragrafını almışım notlarımın arasına. Şimdi izahına gücüm yok.
Ali Haydar Haksal’ı uğurlayan yazılardaki anlatım güzelliklerinden örnek verecek değilim. Fakat, edebiyat takatim yeterli olsaydı ben de böyle anlatmak isterdim, diyeceğim bir yazı var: Gazetemizin gül kokulu yazılarının edibesi Mine Alpay Gün’ün 30.08.2026 tarihli makalesi…
Ektiği tohumların yeşerdiği her baharda, Ali Haydar Haksal’ı rahmetle anacağız!
BAYRAK YARIŞINDA ADIMLARIN İZİ KAYITLARDADIR
“Millî Gazete bir okuldu.
Millî Gazete’miz Hocamızın emanetiydi.
Millî Gazete’miz doğru haberin adresi, İslami görüş ve düşüncenin merkezi idi.
Millî Gazete’miz mazlumun ahını duyururken, zalimin zulmünü ifşa ediyordu.”
Cuma Şahin kardeşimiz, sosyal medyadaki paylaşımında gazetemizi böyle anlatıyor ve devamda diyor ki:
“Yönetimden zor ama tekrar baskı sistemine dönmesini, kardeşlerimizden de en azında dijital abone kampanyasına katılmasını, abone olanların da muhakkak okumasını temenni ediyorum!”
Şu tespitlerine de katılmamak mümkün değil, kardeşimizin.
“Ahlaksız siyasetin puslu, gri, kirli havasından etkileniyoruz.
Genelde dünyamız, özelde ülkemiz çok önemli ve zor günlerden geçmektedir.”
Cuma Şahin kardeşimizin şuurlu ısrarından sonra 02 Kasım 1945 yılında ilk sayısı yayımlanan Büyük Doğu mecmuasından örneklere geçmek istiyorum.
Birkaç aydır şahid olunan bir muhalefet havası varmış ülkede. Peyami Safa yazmış, Üstad Necip Fazıl da muhasebesinde destek veriyor:
“En aziz hak ve davaların, en sefil ve istismarcı ellerde piçleştiğini görmek, elemler içinde hiçbir şeyi görmemekten bir derece daha işkenceli oluyor!”
Bir sonraki nüshada, Kazım Nami Duru ülkede hüküm süren Milli Şef iktidarının bir yansımasına tenkit yazmış.
“Hemen her gün köprüde, Ankara caddesinde, Beyoğlu’nun İstiklâl caddesinde ikişer jandarma arasında, bir veya birkaç sanığın, günün herhangi bir saatinde, elleri kelepçeli geçirildiğini görüyorum. Bu yersiz bir teşhir değil mi? Cezaevi arabaları, yahut kapalı kamyonlar niçin yapılmıştır? Gerçekten suçlu olsun, yahut suçlu sanılan olsun, bu adamları böyle teşhir etmek doğru mudur? Muhakeme sonunda suçsuzlukları meydana çıkarsa ne olacak?
Bu masumların, elleri kelepçeli, caddelerden, halkın önünden geçirilmeleri, suçlandıranlara, suçludan daha ağır bir borç yüklemiyor mu?”
06 Eylül 1946 tarihli 45’inci sayıda ise aynı yazar, “Bu geçen İkinci Dünya Savaşı yılları bize iki tip adam verdi:
1. Zenginlik, taşkın zenginlik içinde yüzenler…
2. Az çok karnı tok, sırtı pek iken açlığa, yoksulluğa düşenler…” Kategorik tespitleriyle başladığı yaşanılan yılların yorumunu sürdürüyor.
“Bol bol kazananlar, zenginliklerini durmadan artırma yollarında savaşıyorlar; bunun için yalan, dolan, aldatma, kandırma gibi binbir seciyesizlik gösteriyorlar. Elinde her hangi bir kudret bulunduranı, şeytan gibi, igvaya çalışıyorlar; az çok da muvaffak oluyorlar.
Kimsenin kimseye inanı, güveni kalmadı. Çoğu kimsede yalan, dolan ikinci bir tabiat oldu. Burnu Kafdağına varanlar, halkın adalet duygulariyle bile alay ediyorlar. Cemiyetin şirâzesi bozuldu; karşılıklı sevgi, dayanışma, yardımlaşma eksildi. Hoş görünmek, boyun eğmek, şereften, namustan kaybetmek bir alışkanlık haline girdi.
Elle değil, dille bile kötülüğe isyan etmek, Müslümanlık, Türklük icabı iken, susmak, "ne olur, ne olmaz, belki yerimden olurum, diye ürküntü içinde büzülmek, her gün, her saat olağan işler sırasına girdi.”
