HATIRALAR DA CEMEDİLMELİDİR
Osmanlı’nın “İptidai Mektebi” şehadetnameli insanlarını tanıdım çocukluğumda. Rahmetli babam da onlardandı. Aritmetik çalıştırırken bana, “Darp et” demesinden “Çarpma” yapacağımı, “Eksilt” demesinden “Çıkarma” yapacağımı, “Taksim et” demesinden “Bölme” yapacağımı ve “cem et” dediğinde de “Toplama” yapacağımı biliyordum.
Son ayların en aktüel haberi, ünlü medya elemanlarının adları ve götürülme görüntüleri üzerine bina edilince TV’lerin bültenlerinde ve onlardan birinin adı “Cem” olunca, Recep’in Kahvesi’nin müdavimlerinden duyduğum “Cem de cemedildi” nüktesinin çağrışım anılarla başladık yazımıza.
Cemetmek; toplamak, bir araya getirmek manasında kayıt edilmiş TDK sözlüklerine.
Cemedilenlerin içinde bir Cem’in olması, muhtevasına talihsizlik hüznü işlenmiş olaylardaki Cem adlı kahramanları hatırlatır bu topraklarda.
Fatih’in küçük oğlu sempatisiyle yazılan tarihlerdeki Cem Sultan mahzunluğunu, garipliğini hatırlamak istemeyen insanlarımıza son elli yılın içinde sunulan yeni Cem’lerle elbette bir alakamız yok ve onlar yazımıza dahil değiller.
Sosyal medyaya yansıyan tanık ifadesini isimsiz konu ederek daha ziyade, geçmişin izlerinde sunmaya çalışacağız, Cumhur İttifakı’nın takipte zorlandığımız son icraatlarından birini.
“Parke altına gizlenmiş iki milyon dolar…”, “İki milyon doların parke altına gizlendiği…”
Yaşanılan, ikamet edilen adresler kastedilirken günümüzde; terkedilmiş, istimlak edilmiş, varlıkları yok olmuş sokaklar gösterilirdi eskiden, arayıp bulma işlemi peşindekilere.
Muharrirlerin Şeyhi resmi sıfatlı gazeteci Burhan Felek yazdı en çok mesela. Parke altına değil ama tahta evlerin tabanlarında altın para ve mücevher saklandığını. O evlerin yangınlarla yok olmasıyla, toprak altında ve küpler içinde arayıcısını bekleyen zenginlik araçlarının olduğunu.
İhbar kabul edilmeyen bu Burhan Felek yazılarının yansımaları ara sıra okunurdu gazetelerde: Su borusu döşenirken veya temel atılırken kazmanın parçaladığı küpün içinden saçılanları toplayanları toplamaya çalışan görevliler…
Basın tarihimizin çınarlarından merhum Burhan Felek, yalnızca saklanmış hazinelerin nerede bulunacağını yazmış değildir. Vilayetin önünde, o günün Başbakanı merhum Ecevit’e, “Kükreyiniz efendim!” diye haykırması da arşivlerdedir.
Herkesin bizar olduğu anarşinin (yanında terör kelimesi de var mıydı?) bitmesi için yapılması gerekeni söyledi diye okuduk.
Merhum Ecevit’in kükremesiyle bitecek o anarşi ne oldu, nerelere gitti, kurucu önderli miydi gibi soruların muhatabı biz değiliz; bu küçük bilgileri versek de.
Cemedilenlerin Burhan Felek çağrışımından sonra, yine o haberlerin içinde rastladığımız bir başka konunun hatırlattıkları da var.
“İstihbarat yetkilileriyle görüşüyormuş algısını yaratmak” diye devam eden cümlenin başı ve sonu haber sitelerinden okunabilir.
Bizim için bu cümlecik, yaşanmış tarihi olaylardan birini anlatmamıza dayanak olacaktır.
Yüksek İslam Enstitüsü talebelerinin “Fakülte” olma mücadelesi verdikleri yıllarda dernek mensupları, bir zamanlar okullarında “Hoca” olan, Sacayağı’nın diğer ayağı genel müdürün odasına varırlar. (Prof.Dr. Abdülkadir Karahan’ı uzaklaştırmakla öğünen iki ayak enstitüdedir.)
Düşünce ve eylem birliği yaşamasalar da mücadelelerine destek umuduyla varılan makam, Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.
Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın, boyu posu üzerinden olumsuz anlattığı sayın genel müdür, bir telefon görüşmesiyle kendini yüceltmeye çalışmıştır o esnada.
Dernek başkanı arkadaşım anlatmıştı, hayalleri yıkılmış olarak döndüklerinde Ankara yollarından.
Sayın genel müdür onaylamadığını ve karşı olduğunu o eylemlere, en kırıcı en yaralayıcı bir üslupla ve yükselttiği ses tonuyla anlatırken, masasındaki siyah bakalit telefonlardan biri çalar.
Ahizeyi telaşla kaldıran genel müdür, –ki santralin devrede olmadığı direkt hat kanaatini de vermiştir uzanırken– duyduğu ilk kelimeden sonra kendini toparlayarak, “Buyurun Sayın Başbakanım!” der.
Sayın Başbakan, Süleyman Demirel’dir.
Hemen efendim, tabi efendim, yaparım efendim, emredersiniz efendim itaatlerine, Sayın Başbakanım sıfatlarını da birkaç kez ekleyen genel müdür, ahizeyi yerine koyduktan sonra açıklar o hallerini.
“Sayın Başbakan’ın direkt hattan aradığı iki genel müdürden biri benim!”
O Sayın Başbakan’ın, ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bizim nezdimizde, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden farkı yoktur’ tanımı hatırlatılıp, diğer genel müdür tapucu mu, diye sorulmaması da hissettiğim acılardandır.
Santral memuruyla ortaklaşa oynandığını sandığım bu skece inanan arkadaşıma o gün, başarısızlıklarını hak ettiklerini söylemedim. Zaten çok moralsiz ve yıkılmışlardı.
Tanıyanların anlattıklarından şahsiyetine güvenmediğim o insana, basın yayını takip eden bir MTTB mensubu olarak hiç inanmıyordum. Dahası, o görüşmenin yapıldığı günlerde, Başbakan Demirel bir yurt gezisinde idi. Şehirlerarası telefon görüşmelerinde PTT merkezleri devreye girerdi üstelik.
O talebelerin, sayın başbakan sizi şu anda bulunduğu şehirden mi aradı, sorusunu sormayacaklarını bilen o Genel Müdür, yaşadığımız yeni yüzyılda, kurduğunu iddia ettiği partiden milletvekili de oldu.
İstikbalin parlak siyasetçilerinden olacaklarına inanılan, mücadelelerde yoğrulmuş o gençliğin, parlak mazeret bulucu ve defanscı olma acılarının(da), tarihin bir sayfasında cemedildiğine inanıyoruz!

‘İŞTE BÖYLE, AŞK BÖYLEDİR DİLLERE DÜŞER, DERT SÖYLETİR’
“Enver Paşa ile pek tehlikeli işlerde beraber bulunmuş ve en ziyade emniyetini, itimadını kazanmış bir arkadaşı idim. Fakat Harbiye Nezaretine geçtikten ve Almanların eline düştükten sonra büsbütün kendini değiştirdi. Ne Şurayıaskerinin lâğvında, ne yazılarımızın değiştirilmesinde ve ne de Almanlarla hususî çalışmasında en yakın olan bana bile haber vermiyordu. Gurur insanların en güzel hassalarını da mahv edip en iyi adamı da çürüttüğünü görerek çok müteessir oluyordum.
Birlikte en tehlikeli işler başardığımız ve müteaddit müsademelerde ölüm tehlikesi altında pek samimi hislerle bağlandığım Enver Paşaya da, orduya da, millete de vatana da pek yazık olmuştu. Daha on sene evvelinden itibaren söylediğim hakikatlere birer birer şahit olmasına ve bilhassa Harbiumumî hakkında vukuundan dört ay evvel nazarı dikkatini celbetmekliğime; vukuundan sonra da milletimizin nefine olan tekliflerime rağmen beni muhitinden ayırmak isteyen Almanlara uydu. Riyakâr ve hilekâr insanların mütemadiyen dehasını alkışlarla yat ve tebcil neticesi kibir ve gurur hastalığına tutuldu. Bu hastalık en yüksek bir şahsiyeti ne acıklı hale koyacağına ve böyle bir adamın vatan ve milletin başına neler getireceğine şu Harbiumumîde yalnız biz değil Ruslar ve Almanlar da şahit oldular. Bir takım hiçlerin ilimsiz, emeksiz yüksek kazançlara çıkarılması onların riyakârlıkları arasında her kim olursa olsun hakikatle alâkası kalmıyacağına bilhassa Rus Çariyle Enver, beliğ misaldir. Her milletin tarihinde böyle gafiller görülmüştür. Bizim tarihimiz ise bununla doludur.”
Kazım Karabekir Paşa ‘İstiklal Harbimizin Esasları’nda anlatıyor; Damat Enver Paşa’yı.
Paşa’mızın son cümleleri tartışılmalı ve hatta ikincisi şiddetle reddedilmelidir; yeni bir yüzyılda sağlıklı ve kıskanılarak yaşadığımızdan…