İZMİR'İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR!
''15 Mayıs 1335’de millî iktisadımızın can evi olan sevgili İzmir’imizi Yunanlıların işgal ettiğini 16 Mayıs 335’de haber aldık. Her tarafta halk ve ordu mensupları müthiş bir galeyanı hamiyetle çırpındılar. Günlerce halkın feryatları, mitingleri devam etti. Erzurum’da binlerce halk karargâh etrafında toplandı. (Tek dağ başı mezar oluncaya kadar mücadeleye) tekrar ant verdik.”
Kazım Karabekir Paşa yazmış, Erzurum’dan haberimiz oldu. Ya diğer şehirlerimiz? Oralardaki ''Galeyanı, hamiyetle çırpınanları'' kim yazdı, bilelim diye?
09 Eylül İzmir’imizin kurtuluş günüdür, unutmayalım!
TARİHİ YAPANLARIN TARİHİ YAZILIR
“HÂS manada münevver adamın miyarlarından en başta geleni, çalışan ve didinen bir kalem sahibi olmasıdır. Kalemin en bâkir ve asil (şövalye) edasiyle dolaştığı yer de «hatıralar» sahasıdır. Bir milletin tarihini, (vakanüvis)in notları değil, devlet (arşiv)iyle, bu notları ve fertlerin hatıra defterlerini karıştırıp yuğu-ran müverrih dediğimiz hamurkârlar yapar.”
Tarihin nasıl yazıldığını Reşat Ekrem Koçu, Büyük Doğu mecmuasında bu paragrafla başlayarak anlatmış. (1945/1)
VARLIĞIYLA TEK KİŞİ, İCRAATLARIYLA DEVLET
“Evliya Çelebinin gidemediği yerlere de giden Abdürreşit İbrahim Efendi 1857 de Sibirya’nın Tobolsk-Tara şehrinde doğar ve 1944 de Tokyo’da vefat eder.
Moskova, Petersburg, Kiev, İstanbul, Özbekistan, Hindistan, Çin, Singapur, Tokyo, Mekke, Medine, Beyrut… Gibi daha birçok ülkede Müslümanların eğitimine katkıda bulunmak için yeri geldiğinde Elif-Be kitabı yayınlamış, yeri gelmiş o şehirde dergi veya gazete çıkarmış.
Çin ırkından olan Müslümanların önderlerini toplamış, yapılması gerekenleri anlatmış ve örnek hizmetleri başlatmış.
Çinli tarihçilerin toplantı yerlerinde bulunmuş ve Çin’deki İslam’ın izlerini sürerek Çin’deki Sahabe kabirlerini ortaya çıkarmış.
Gittiği ülkenin başkentlerinde yaşayan Müslüman alimleri bir araya getirerek neler yapılması gerektiğini istişare ettikten sonra hemen ilk icraatı kendisi başlatarak öncülük yapmış.”
Millî Gazete’mizin 24.01.2019 tarihli nüshasında “Sınır tanımayan alimler (2)” başlığı altında Abdürreşit İbrahim Efendi’yi bu fiillerle anlatmaya başlamış Mahmut Toptaş Hocamız.
Miş’li geçmiş zaman kipiyle anlatılan Abdürreşit İbrahim Efendi’nin hizmetlerinden nasıl haberdar olduğumuzu da yazmış Toptaş Hocamız.
“Hatıraları Akif merhumun çıkardığı ‘Sırat-ı Müstakim’ dergisinde tefrika edildikten sonra 1912 yılında ‘Alem-i İslam’ adlı kitapta yayımlanmıştır.” (Geniş bilgi Mahmut Toptaş Hocamın arşivdeki yazısındadır.)
Ufuk açan bu Millî Gazete makalesi, bana da bu haftanın “yazı” planını yaptırdı
''TERKİP VE TAHLİL'' ÖNCESİ
Reşat Ekrem Koçu’nun “Tarihe İhanet”teki tespitine dönüyorum:
“Tanzimat’tan beri her sahada ve gün geçtikçe her ân biraz daha derinleşen olamayışımızın; sahte teselliler altında bunalışımızın, küçük dilimizi yutuşumuzun bir delili de, içinden hakikatin heybetle tüteceği tarih hükmü önünde, düpedüz tarih unsurlarını toplamaya, tarih malzemesini yığmaya cesaret edemeyişimizdir!”
Geldik mi şimdi “malzemeleri yığma” şıkkına.
KAHRAMANLIKTA AD'SIZ, FEDAKARLIKTA HESAPSIZ
“1928 Ağustos’unda babam öldü. On sekiz yaşındaydım. Mart başından beri Cibali Tütün Fabrikası’nın muhasebesinde gündelikle çalışıyordum” cümleleriyle anılarını yazmaya başlayan gazeteci Burhan Arpad’ın kaleminden anılmaya layık iki ünlü insanımızı hatırlayacağız.
“Cibali Tütün Fabrikası'nda yaşça benden çok ilerde dostlarımın en önemlilerinden biri de Şeyh Ata Efendiydi. Üsküdar Sultantepesi Özbekler tekkesinin en son şeyhi olan Ata Efendi, Kurtuluş Savaşı'nda tekkeyi Anadolu'yla gizli bağlantı merkezi olarak kullanmış, sonra bir nefer urbası giymiş İsmet Pa-şa'yı yanına emir eri gibi alarak İzmit'te İngiliz kontrol hatlarından geçirmiş, Sovyetler Birliği'nden para yardımı sağlamak için kurulmuş heyetle yurt dışına gitmiş ve görevini Bakû'da bitirdikten sonra başını alıp baba ocağı Taşkent'i görmek için iki yıl türlü serüvene katlanmıştı. Döndüğünde Cumhuriyet kurulmuş, tekkeler kapatılmıştı. (Lozan Konferansı'na katılmış, sonra da Bern Elçiliğine atanmış Münir Ertegün'ün yeğeniydi.) Şakacı, çıkar bilmez insandı. Yaptıklarına karşılık geçimine bir yardım diye Cibali Tütün Fabrikası muhasebesinde görev vermişlerdi. Pek az bir aylıkla. Özbekler tekkesinin son şeyhi Ata Efendi, bu parayı hak etmek için her sabah göreve geliyor, defteri imzalıyor ve akşam beş düdüğüne kadar kalıyordu.”
İlkokul okuma kitaplarımızda Atatürk ile karşılaşması anlatılan ve onun “Beni de yenebilir misin?” sorusuna, “Seni Yedi Düvel yenememiş Paşa'm! Ben nasıl yenerim?” cevabıyla çocuk hafızalarımıza kaydolan Çoban Mehmet de var, “Hesaplaşma” anılarında.
“Sınır dışında Türk bayrağını ilk dalgalandıran ağır sıklet güreş şampiyonu Çoban Mehmet, adından da anlaşılacağı gibi çobanlıktan gelme, güçlü ve iri yarı bir Anadolu çocuğuydu. Çoban Mehmet'in güreşte başarıları işbaşındakileri öylesine sevindirmişti ki, onu paraca desteklemek istediler. Çoban Mehmet, Cibali yaprak tütün deposunda kapıcılığa atandı. Her sabah erkenden görevi başına gelir, depoda çalışanlar işbaşı edince arkalıksız ufak sandalyesine oturur, ya da kimi zaman ayakta dururdu. Paydos düdüğü çalıncaya kadar.”
NETİCE-İ KELAM: Arşivimizden topladığımız bu hatıralar, ne kimsenin ağzında sakız olur, ne de ağzında sakız olanları rahatsız eder. Lakin yazdık işte; basit mi basit!
“Avrupalının maddî ve manevî bütün müstemlekeleştirme sırrı, kendi kadrosu müstesna, bazı mahkûm milletlere (Avrupalılaşmak) diye bir tâbir hediye etmesinde… Büyük ve sonsuz hakikatin, eşya ve hâdiselere aksetmiş binbir sırrını aramak yolunda, her millet başkalarına ders verir. Fakat…”
Eski Türkiye!’de üstad NFK Tanrıkulunu dinliyor.(1945)
Yeni Türkiye’de bir gazete manşeti!