“SosYO-EKONOMİK Tufan” ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…

çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…

Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…

***

“Yâ eyyühe’r-rasûlü / Ey resul!” (Maide 41)

“Ey resul” kelimesi Kur’an’da iki defa geçmekte, ikisi de bu surededir; diğer yerlerde “ey nebi” diye geçmektedir.

“Nebi” haber getiren demek, “Resul” ise haber ulaştıran demektir.

Tefsircilerin ittifakla kabul ettikleri bir husus vardır, her resul aynı zamanda nebidir ama her nebi, resul değildir. Tarihte Allah’ın vahyini alan öyle peygamberler vardır ki, bunlar nebidir, insanlara tebliğ yapmışlardır ama cemaat/örgüt kurup yönetmemişlerdir. İşte bunlar nebidir. Bunların içinde topluluk kurup cemaatlerini yönetenler olmuştur. İşte bunlar da resuldür; Hazret İsa gibi sadece bir aşiretin (12 havarinin) yöneticisi olsa bile resuldür.

Fıkıhtaki uygulamayı şöyle yapıyoruz. Bir aşiret içinde aşiret başkanı aşiretin hem nebisidir hem resulüdür. Bucakta ise halk kendi ilmî danışmanlarını seçer. Bunların sayısı beşten az olmaz, yirmiden de fazla olmaz. Bunlar nebilerdir. Nebiler bir araya gelerek kendilerine bir başkan seçerler, bu seçilen başkan da bucağın resulüdür.

Demek ki “ey nebi” diye hitap ettiği zaman ilmî dayanışma ortaklıklarının başı kastedilmiştir; bucaklarda “ehl-i zikr”, illerde “fakih”, ülkede de “rasihler”.

İslâmiyet’te hitap kavmedir, aynı dili konuşanlaradır. Dolayısıyla insanlığın ortak müçtehitleri yoktur. Her kavim kendi müçtehitlerinin içtihatları ile amel eder. O topluluğu değiştirmedikçe başka ülkenin müçtehitleri ile amel etmek müminlere caiz değildir.

***

Her resul nebi olduğundan dolayı nebiye ait hükümler aynı zamanda resule ait hükümlerdir. Burada yani bu ayette zikredilenler resule has kısımlardır. Resul ile nebi arasında başka bir ayrılık daha vardır. Nebiler sadece kendi cemaatlerine hitap ederler, onlarla hemhaldırlar. Oysa resuller, yönetimlerinde bulunan bütün halklara muhataptırlar.

Kur’an’daki “sen” zamirini ve “ey nebi” ile “ey resul” hitabını da Hazreti Muhammed’e tahsis edenler vardır. Kur’an’a eğer tarihî mana verilecekse, geçmişte nazil olduğu dönemde ona doğrudan hitap kabul edilebilir. Ancak o zaman Kur’an ilahi bir kitap, tüm insanlara gönderilmiş bir kitap değil de sadece o zamanki kavme gönderilmiş kitap anlamına gelmiş olur; o zaman Kur’an bugün bir mana taşımaz.

Biz ise çağımızın sorunlarını çözdüğümüz için Kur’an’daki ifadeleri ona göre manalandırıyoruz. O mananın yanlış olduğunu söylemiyoruz. Bir İslâm tarihçisi Kur’an’ı elbette öyle okuyacaktır. Biz de böyle okuyacağız.

“Ey resul” dendiği zaman “ey başkan” diye anlayacağız. Tebliğ ile mükellef olanlar nebiler değil resullerdir. Nebiler bildirmekle ve tâbi olanlara emretmekle yükümlüdürler.

Resuller ise cihat yaparlar.

***

Bu husustaki varsayımımızı tam olarak kavrayabilmemiz için Kur’an’da geçen “nebi” ve “resul” kelimelerini bir araya getirip varsayıma dayanan manalarla manalandırmamızın mümkün olup olmadığını kontrol etmemiz gerekir.

“Ruhu’l-Kur’an” programlarımız bu çalışmaların ana dayanağı olacaktır. Kur’an’da eğer bin ile iki bin arasında (El-Mu’cem El-Müfehres’te 1648 kök kelime) “kök” varsa, asgari olarak her kelime üzerine yani 2000 adet doktora yapılması gerekmektedir.

İlâhiyatçılar bizi kıskanmasınlar, gıpta etsinler ve kendilerine sunacağımız imkanlardan yararlanarak söz konusu doktora çalışmalarına hemen başlasınlar.

Doktorayı da para ya da sadece kariyer için değil de Allah’ın onlara verdiği ilmin şükrü olarak yapmalıdırlar. (Devamı var)