Dert sahibi olmak aynı akıl nimeti gibi insanı diğer canlılardan ayıran bir durumdur. Bu durum hedefleri, hayalleri, inancı, geçmişin muhasebesi ve geleceğin planlanması gibi durumlarda yön verir. Eşref-i mahlukat olan insanın hayvanlar gibi günübirlik yaşamadığı ve akıl nimeti verildiği için dünya hayatı boyunca yaşadığı olaylardan ve gelecek üzerinden dert edindiği durumların olması kaçınılmazdır. Bunun en bariz örneklerinden birisi de öleceğini bilen tek canlının insan olmasıdır. İşte bu hakikat için ne kadar derdimiz var veya dertlerimiz bu hakikatin neresinde? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar derdimizin ne olduğunu bize söyleyecektir.

Dünya hayatının ve dünya nimetlerinin geçici oluşunu ve eninde sonunda bütün dünyalık sevinçlerimizin, üzüntülerimizin her ne varsa hepsinin geride kalacağını bilen birisi bu dünyayı da işte o kadar dert eder. Asıl dert edilecek olan ebedi yurdumuz olan ahiret hayatı ve o ahiret hayatını kazanacağımız yer olan dünya hayatında Rıza-yı İlahiye’ye uygun hareket edebilmektir.

Cüzi irademizle yapmış olduğumuz seçimlerden mütevellit dünya hayatımızda neyi nasıl yaptığımız da neyin derdiyle dertlendiğimizle doğrudan alakalıdır. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim, atasözüne binaen bana derdini anlat, sana kim olduğunu anlatayım diyoruz. Derdimiz bize kim olduğumuzu söyler. Hz. Mevlana’nın dediği gibi: “Her şey neye layıksa ona dönüşür”. Yani insanın dert edindikleri, uğruna zamanını, malını, kuvvetini harcadığı her neyse zamanla istemese bile ona dönüşür. O kadar emek verdiği her ne ise layık olduğu da odur diyor Mevlana Hazretleri. Bu hususta kendimize şu soruları kendimize soralım: Neyi, neden yapıyorum? Aslında bu sorudaki cevabımız fiillerimizin hangi amaca yönelik olduğu, hayatımızda seçimlerin neler olduğu ve neden seçtiğimizi de açıklar. Cüzi irademizdeki fiillerde hayrı mı yoksa şerri mi, Hakk’ı mı yoksa batılı mı seçtiğimiz dert edindiklerimizin ne olduğu ile alakalıdır.

Dert sahibi olmak insanı düşünmeye, gayret etmeye, amaç belirlemeye çalışmaya teşvik eder. Derdi olan dermanını da arar. Dertten değil, dertsizlikten korkmalıyız. Dert edindiklerimiz acaba dert edinmeye değer mi? Acaba derdimiz incir çekirdeğinin kabını dolduruyor mu? Neyi dert edinip kendi gündemimiz yapıyoruz? Sorularını kendimize sormamız lazım. Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve soykırım dururken katledilen bebekler, öldürülen çocuklar ve kadınlar her gün orada yaşanırken biz falanca tuttuğumuz takım şampiyon olamadı diye üzülüp Gazze’yi, Doğu Türkistan’ı ve diğer mazlum coğrafyalara üzülemiyorsak önce Müslümanlığımızı sonra vicdanımızı sorgulamamız lazım.

Dertsiz sadece zevkinin peşinde, sana neci, bana neci anlayış bencil bir anlayıştır. Dünyanın geçici oluşuna işaret eden hazlara odaklı hedonist anlayıştan nefs terbiyesi ile cilalanıp temizlenmek gerekir. Geçici dünya hazlarının derdinde olamayız. Canım ne isterse onu yapardım deyip keyif ehli olanlar dünyanın cazibesine kapılıp sadece nefsini dert edinmiş olurlar. Derdimiz Allah’a (c.c.) kul, Rasülü’ne (s.a.v.) ümmet olabilmek olursa; işte o vakit derdimiz ulvi bir dert olur.

Derdimizi sadece fizyolojik ihtiyaçlara indirgeyemeyiz. Rızkımızı veren Allah’tır. Bu dünyada ne kadar yiyip içeceğimiz bellidir Rabbimiz indinde. Elbette rızkımızı yeryüzünde aramak için çalışacağız, çabalayacağız. Ama rızık kaygısına düşmeyeceğiz ve asıl dünyaya geliş amacımızın farkında olacağız. İşte o zaman şeytanın bir oyunu olan fakirlik korkusunu aşarak gerçek dertlerimize kalıcı olan ötelere ait olan ahiret yurdumuza ait olan dertlerin derdiyle dertleneceğiz.

İnsanın dünya hayatından bir beklenti olarak; bir arabam olsun, evim olsun, iyi bir geliri olan düzenli bir işim olsun diye düşünmesi sıradan ve olağan bir şeydir. Tabi bunu olmazsa olmaz yaparak hayatının nihai amacı haline getirmemelidir, insan. Sonuçta nasip işidir bunlar, dünyadaki her iş gibi. Asıl marifet sadece kendini değil diğer insanları da düşünebilmektedir. “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat suresi 10 ayet.) Ayetine iman edenler olarak bunu uygulamada gösterebilmek. Dünyanın neresinde bir Müslüman varsa onun derdiyle dertlenebilmek, hemhal olabilmek. Müslüman olmasa bile kim olursa olsun mazlumun yanında olmak, derdini kendimize dert edinebilmek… İşte budur gerçek marifet ve müslümanlığımızın gereği olan durum. Yaşamak için değil, yaşatmak için yaşayabilmek. Sezai Karakoç’un ifadesiyle: “Müslüman, İslam’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” İşte bu anlayışta olmak ve bunun derdiyle dertlenebilmek. Özetle derdimiz kadarız vesselam.

EĞİTİMCİ/PSİKOLOJİK DANIŞMAN MUHAMMED ALİ TÜREGÜN