“Medine Sözleşmesi’nden İnsanlık Sözleşmesi’ne” konusudur asıl konumuz ve önceki yazımızla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam ediyoruz…

“Mekke’den Medine’ye, Medine’den İnsanlık Sözleşmesi’ne…”

Yani 7 Ekim 2026 tarihli, Kazım Erten arkadaşımızın…

Çalışması ile önemine binaen devam ediyoruz…

***

Belki de insanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu en büyük mesele, yeni bir iktidar modeli kurmaktan önce, insanların birlikte yaşamasını mümkün kılacak yeni bir sözleşme ortaya koyabilmektir.

Bu noktada Mekke ve Medine tecrübesi yeniden düşünülmelidir.

Mekke, farklı coğrafyalardan insanların buluştuğu bir ticaret, inanç ve kültür merkeziydi. Medine ise farklı inançlara, kabilelere ve topluluklara mensup insanların ortak bir siyasal ve toplumsal düzen içerisinde yaşamalarını mümkün kılmaya yönelik tarihsel bir tecrübe ortaya koydu.

Medine Vesikası’nı yalnızca geçmişte kalmış bir tarih belgesi olarak okumak yerine, farklılıklarla birlikte yaşama iradesinin tarihsel örneklerinden biri olarak yeniden değerlendirmek mümkündür.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu tarihsel tecrübeyi doğrudan kopyalamak değil; onun arkasındaki temel ilkeleri çağımızın şartları içerisinde yeniden düşünmektir. Bu bakımdan Medine Sözleşmesi ve bunların insanlık tasavvuru, daha geniş bir “Medeniyet Sözleşmesi” ve nihayetinde bir “İnsanlık Sözleşmesi” fikrine ilham verebilir.

Burada söz konusu olan, dini siyasetin aracı hâline getirmek değildir.

Tam tersine mesele, inanç ile siyaset arasındaki ilişkiyi insan onuru, adalet, özgürlük, hukuk ve birlikte yaşama ilkeleri üzerinden yeniden düşünmektir. Yeni bir teopolitik paradigma, herhangi bir dinin, mezhebin veya ideolojinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasını değil; inançların kendi özgürlük alanları içerisinde yaşayabildiği, hukuk düzeninin ise bütün vatandaşlara eşit mesafede durduğu bir siyasal zemini esas almalıdır.

Böyle bir paradigma; mezhepçiliğin, meşrepçiliğin, ideolojik fanatizmin, kimlik üzerinden kutuplaşmanın, dini veya siyasi tekelciliğin ve çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümünün karşısında durmalıdır. Çünkü insanlık tarihinin temel problemi farklılıkların varlığı değil, farklılıkların birbirine karşı tahakküm aracına dönüştürülmesidir.

Bir mezhep insanlığın tamamı değildir. Bir dinin belirli bir yorumu insanlığın tamamı değildir. Bir siyasi ideoloji insanlığın tamamı değildir. Bir millet de insanlığın tamamı değildir. Hiçbir grup kendisini mutlak hakikatin ve bütün insanlığın tek temsilcisi olarak gördüğünde, çoğulculuk zayıflar ve çatışma ihtimali artar.

Oysa insanlığın ortak zemini daha geniştir: Adalet, özgürlük, güvenlik, insan onuru, mülkiyet hakkı, inanç özgürlüğü, can güvenliği, hukukun üstünlüğü ve karşılıklı güven. Medeniyet Sözleşmesi’nin temelini de bu ortak değerler oluşturabilir.

***

Böyle bir sözleşmenin en önemli kavramlarından biri mütekabiliyet yani karşılıklılık olmalıdır. Benim inancıma saygı gösterilmesini istiyorsam, ben de başkasının inancına saygı göstermeliyim. Benim ibadet özgürlüğümü güvence altına almak istiyorsam, başkasının ibadet özgürlüğünü de güvence altına almalıyım. Ben kendi kimliğimi özgürce ifade etmek istiyorsam, başkasının kimliğini ifade etme hakkını da kabul etmeliyim. Ben hukukun beni korumasını istiyorsam, hukuk benim hoşlanmadığım insanları da korumalıdır.

İşte gerçek çoğulculuk burada başlar.

Bu anlayış, “ben kazandım, sen kaybettin” siyasetinin yerine “hepimiz birlikte güven içerisinde yaşayabiliriz” anlayışını koyar.

(Devamı var; “Medine Sözleşmesi’nden İnsanlık Sözleşmesi’ne” devam edecek.)