İnsanlar üstünde tahakküm gücüne sahip olanın kaybetme korkusu, bütün kaygıları bastırır. Doğaldır. Doğal olmayan, tüm biçimleriyle sahip olduğunu zannettiklerinin onun elinde bulunuşudur. İster miras yoluyla babadan oğula, ister gasbetmek suretiyle toplumdan tirana, ister çalışıp çabalayıp ikna yöntemiyle cümle âlemden birtakım şahıslara geçmiş olsun; sahip olunan her nevi unsurun belli kişilerde temerküz etmesi garabettir ve bu güdüye tutulup başarılı olanı tiranlaştırır. Hayatın doğal döngüsü gibi görünen veya gösterilmek istenen, herhalde gücü elinde bulunduranın pervasızlığıdır ki erk sahibi dokunulmazlık kazanır. Ne ses ulaşır ona ne söz... İnsanlık, vicdan, kutsal, insaf, anlam hak getire... Zulüm, tiranlaşma istidadı gösterenin ahlakıdır. Artık iktidar ve sahip bulunuşluk birer aparat, hak-hukuk teferruat, münasebetler maval olur. Güç sahibi, kişi kültünün önemini fark etmeye görsün, kendini toplumun, ulusun, ülkenin sahibi, kurucusu, yaratıcısı sanması işten değildir.
Tiranın yeri yoktur ki yerinden edilsin! Yatacak yeri yoktur ki ona mevki gösterilsin! Elindeki kötülükten başka bir şey değildir ki elindeki ele geçirilsin! Hayır, laneti mucip de değildir, halklar ona sahip olduğunu zannettiği konumu bağışlamasa, yüksek ihtimal sümsüklüğün nasılını sergiler; hayatını idame ettirmekten bile aciz, ailesi ve kendisi için yardıma muhtaç, başıbozuk bir yaşamı sürükleyip gider. Mühim olan onun elinde olanı, bir şekilde ele geçirmiş olduğu gücü, erki, iktidarı almak değil, ona bunu hiç tattırmamaktır. Gelgelelim bir kez kurdun dişine kan değmiş, kokusunu aldığı kanın ardında timsah kesilmişse, zayıf gördüğü her varlığa bütün hırsıyla saldırır. Nitekim ortada ele geçirilmiş bir iktidar yoksa can acıtan, can yakan, cana kıyan, candan bezdiren bir tirandan söz edilemez. Tiran varsa gücün tek elde temerküz ettiği bir iktidar vardır. Böyle kazandıkça putlaşan bir güç... Tiran yoksa özgürlükten söz edilebilir. Şimdiye değin ve yazık ki bundan sonra da emsali görülmese bile... Evet, özgürlük, kavramsal ve niteliksel anlamda hakiki özgürlük, pek az kişinin iktidar, güç, egemenlik anlayışlarını reddedip farkına vardığı özgürlük, kabul etmek gerekir ki ütopyadan ibarettir. O kadar ki bu umut insanı mezara sokar. Ölünce hakikaten özgürleşmek mümkündür.
İnsan, kendi iradesi dışında geldiği bu dünyada yine hür iradesi ve kendi iştirakiyle bulunmadığını bilir. Kendisini yaratıp yaşatana kul olduğunu da... Gayrısını reddedip rest çekmeden yaratıp yaşatana kul olamayacağını da... İbtidai olarak yadsıma, rest çekiş ya da reddediş insanı ayakta tutan, hayatını bir anlama dayandırdığı, dünyaya ve ötesine tutunduğu inançtır. O inanç yegâne yüceliğe ram olma, O'na boyun eğme, O'na itaat etme teslimiyetiyle beraber gayrısını, sonradan oluşmuş tüm güçleri, hele de kendi cinsinden türeyen hakimiyet anlayışını reddetme olarak kendini gösterir. Dolayısıyla insan, Allah'a kul olup gayrısını reddettiği sürece özgürdür. O'na kul olan tüm oluşumlara karşı özgürdür. Olmalıdır. İşte insan, sahip olduğu bu en değerli şeyi, birilerinin olmayan insafına bırakır. Dünyanın en anlamsız hareketi olsa da...
Biricikleşen bunu kendi kendine yapamaz. Muhtemelen anasından tiran olarak doğmaz, belki öyle büyümez. Herkes kadar bebek, çokları kadar çocuk olduğu varsayılabilir. Onu tanınmaz hale getiren, ona payeler verip apoletler bahşeden, yetkilendiren ve yetkin olmayışını görmezden gelen, hatta şahsını, yerini, olmadı konumunu kutsallaştıran insanlardır. İcabında onun tuli emeli, niyeti, gayesi böylesi olmayabilir. Zira insan, şerik tanıdığının arzusu doğrultusunda müşrik olmaz. Putunu kendisi yontar. Mesaisini, varlığını, özgürlüğünü, sahip olduklarını, kendisine emanet olarak verilenleri feda ederek üstelik... Ona bahşetmeyi, bir nevi jesti ve teslimiyeti kendi aklına, nefsine, nesline tercih ederek... İnsan tekine böyle payeler vermek ne menem iştir. İcabında bu serencama demokrasi denir. Demokrasi herkese seçme, seçilme hakkı verir. Herkes, kendi tiranını seçmekte özgürdür.