Daha geçen hafta cuma namazı sonrası yapılan bir sohbette konu Süleymancılar cemaatine gelmişti.
Öyle bir anlatılıyordu ki insan dinlerken bu yapının hiçbir yanlışının olamayacağını zannederdi. Yere göğe sığdırılamayan övgüler, yapılan hizmetlerden uzun uzun bahsetmeler, en küçük eleştiriyi bile neredeyse düşmanlık olarak görmeler…
Biz ise sadece bazı eleştirilerimizi ve endişelerimizi dile getirdik.
Ne hakaret ettik ne bir insanı ne de bir topluluğu peşinen suçlu ilan ettik. Sadece şunu söyledik:
Bir yapının dinî hizmet yapması, onun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. İnsanların bulunduğu her yerde yanlış da olabilir, yanlış yapanlar da olabilir.
Fakat söylediklerimiz bazıları tarafından hemen başka yerlere çekildi.
“Cemaate düşmanlık…”
“Kıskançlık…”
“Yapılan hizmetleri çekememek…”
Neredeyse eleştiren insanın niyetini sorgulamaya kadar vardılar.
Aradan ne kadar geçti?
Sadece bir hafta!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kamuoyuna yansıyan bir soruşturmanın ardından, geçen hafta yere göğe sığdıramadıkları yapı hakkında bu defa aynı çevrelerden çok ağır sözler duymaya başladık.
İşte benim anlamakta zorlandığım nokta tam olarak burasıdır.
Yahu kardeşim, bir haftada ne değişti?
Geçen cuma eleştirdiğimizde neden bize kızıyordunuz?
Geçen hafta söylediğimiz birkaç eleştiri “düşmanlık” ve “kıskançlık” ise bugün sizin söyledikleriniz nedir?
Dün eleştirilmesine dahi tahammül edemediğiniz insanları bugün neden yerin dibine sokuyorsunuz?
Adil şahitlik nerede?
Biz Müslümanlar için mesele yalnızca bir cemaat meselesi değildir. Mesele bundan çok daha büyüktür.
Mesele adil şahitlik meselesidir.
Kur’an bize adaleti yalnızca dostlarımız için değil, bize karşı olanlara karşı da korumamız gerektiğini öğretir. Birisine kızmamız, bir topluluğu sevmememiz veya onunla görüş ayrılığı yaşamamız bizi adaletsizliğe götürmemelidir.
Düşmanımız dahi olsa adil şahitlik yapmak zorundayız.
Çünkü adalet, sadece sevdiğimize uygulandığında adalet değildir.
Dostumuz yanlış yaptığında “Ama o bizim kardeşimiz” diyerek görmezden geliyor, sevmediğimiz biri aynı şeyi yaptığında kıyameti koparıyorsak burada ölçümüz adalet olmaktan çıkmıştır.
Kur’an’ın ikazı ne kadar açıktır:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.”
İşte ölçü budur.
Düşmanımız hakkında bile adil olmamız emrediliyorsa, dün kardeşimiz dediğimiz insanlara bugün nasıl adaletsizlik yapabiliriz?
Bir başka büyük ölçümüz de şudur:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
Dosdoğru olmak, rüzgâr hangi taraftan eserse o tarafa dönmek değildir.
Dosdoğru olmak; dün doğru dediğimize bugün de doğru, dün yanlış dediğimize bugün de yanlış diyebilmektir.
Şartlar değiştiğinde ahlakımız değişmemelidir.
Dün göklere çıkardık, bugün yerin dibine mi sokacağız?
Daha bir hafta önce bir cemaati göklere çıkarıp, hakkında bir soruşturma açıldı diye bir hafta sonra aynı cemaati yerin dibine sokuyorsak önce durup kendi insanlığımızı ve adalet anlayışımızı sorgulamamız gerekir.
Çünkü ortada henüz bir soruşturma vardır.
Soruşturma açılması, hakkında iddia bulunan herkesin suçlu olduğunun kesinleşmesi anlamına gelmez. İddia başka şeydir, delil başka şeydir, mahkeme kararı başka şeydir.
Elbette suç işleyen varsa hukuk gereğini yapmalıdır.
Kim olursa olsun…
Hangi cemaatten, hangi partiden, hangi vakıftan veya hangi çevreden olursa olsun…
Ama aynı şekilde masum olanın hakkını ve hukukunu korumak da bizim görevimizdir.
Adil şahitlik tam da böyle zamanlarda belli olur.
Herkes alkışlarken alkışlamak kolaydır.
Herkes taşlarken taş atmak da kolaydır.
Zor olan, iki durumda da teraziyi doğru tutabilmektir.
İnsanları putlaştırmayalım
Bir başka yanlışımız da insanları ve yapıları adeta hatasızmış gibi görmektir.
Biz putperest gibi davranmamalıyız.
İnsanları, liderleri, şeyhleri, hocaları, siyasetçileri, cemaatleri, tarikatları veya partileri putlaştırmamalıyız.
Hiçbir beşer hatasız değildir.
Bir insanı veya yapıyı sevmenin yolu onu kusursuz ilan etmek değildir.
Tam tersine, gerçek dostluk gerektiğinde yanlışını söyleyebilmektir.
Dün bir cemaati göklere çıkarıp en küçük eleştiriyi “düşmanlık” saymak da yanlıştır; bugün bir soruşturma haberi çıktı diye aynı cemaati bütünüyle şeytanlaştırmak da yanlıştır.
Dün körü körüne savunmak ne kadar yanlışsa, bugün körü körüne mahkûm etmek de o kadar yanlıştır.
Bizim ölçümüz kişiler değil, hakikat olmalıdır.
Şahıslar değişir.
Yöneticiler değişir.
Cemaatler değişebilir.
Siyasi partiler değişebilir.
Şartlar değişir.
Ama hak, adalet ve doğruluk değişmemelidir.
Bir haftada ne değişti?
O yüzden geçen hafta bizi “kıskançlıkla” ve “düşmanlıkla” itham eden kardeşlerimize bugün kızgınlıkla değil, samimiyetle soruyorum:
Bir haftada ne değişti?
Geçen hafta eleştirilmesine tahammül edemediğiniz cemaat hakkında bugün neden çok daha ağır ifadeler kullanıyorsunuz?
Geçen hafta bizim birkaç eleştirimizi düşmanlık olarak görüyordunuz.
Peki bugün sizin yaptığınız nedir?
Bir soruşturma açılması, geçen hafta övdüğünüz bütün insanları bir anda kötü insanlara mı dönüştürdü?
Eğer geçen hafta söyledikleriniz doğruysa bugün neden böyle konuşuyorsunuz?
Bugün söyledikleriniz doğruysa geçen hafta neden eleştirilmesine dahi tahammül edemiyordunuz?
İşte insanın önce kendisine sorması gereken soru budur.
Rüzgâra göre Müslümanlık olmaz
Maalesef toplumumuzda tehlikeli bir alışkanlık oluşuyor:
Güçlü görünene alkış…
Rüzgâr tersine dönünce mesafe…
Dün omuz omuza fotoğraf…
Bugün, “Ben zaten biliyordum.”
Dün eleştirenlere kızmak…
Bugün eleştiride herkesi geçmek…
Bunun adı ilke değildir.
Bunun adı rüzgâra göre yön değiştirmektir.
Oysa bize düşen, emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır.
Ben geçen hafta ne söylediysem bugün de aynı yerdeyim.
Bir cemaatin tamamını birkaç kişi hakkındaki iddialar üzerinden suçlamam.
Binlerce insanın emeğini, ibadetini, samimiyetini ve hizmetini toptan yok saymam.
Ama hiçbir cemaati, tarikatı, derneği, vakfı, siyasi partiyi, lideri veya kişiyi de eleştirilemez ve sorgulanamaz görmem.
Çünkü insanın olduğu yerde hata ihtimali vardır.
Terazimiz herkese aynı olmalı
Asıl imtihan sevdiğimiz insanın yanlışında başlar.
Kendi mahallemizden birisi hata yaptığında susuyor, karşı mahalleden birisi yaptığında bağırıyorsak adil değiliz.
Dostumuz söz konusu olduğunda delil arıyor, düşmanımız söz konusu olduğunda duyduğumuz ilk habere inanıyorsak adil değiliz.
Sevdiğimiz insan hakkında “Mahkeme kararını bekleyelim” deyip sevmediğimiz insan hakkında soruşturma açıldığı gün hükmü veriyorsak yine adil değiliz.
Adaletin sağı solu, cemaati, partisi, dostu ve düşmanı olmaz.
Adaletin tek bir terazisi vardır.
Ve o terazi herkesi aynı tartmalıdır.
Bugün Süleymancılar için söylediğimiz bu söz, yarın başka bir cemaat, başka bir siyasi parti veya bizim çok sevdiğimiz bir insan için de geçerli olmalıdır.
İşte o zaman sözümüzün bir kıymeti olur.
Önce aynaya bakalım
Soruşturma hukuk içerisinde yürüsün.
Suçu olan varsa delilleriyle ortaya çıkarılsın ve hukuk gereğini yapsın.
Suçu olmayanın da adı, itibarı ve hakkı korunmalıdır.
Fakat bizler savcı değiliz.
Hâkim hiç değiliz.
Sosyal medyada birkaç haber okuyarak insanları beraat ettirmek de mahkûm etmek de bizim görevimiz değildir.
Bizim görevimiz adil şahitliktir.
Bizim görevimiz emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır.
Bizim görevimiz sevdiğimizi putlaştırmamak, sevmediğimizi şeytanlaştırmamaktır.
Ve ne olur, dün göklere çıkardığımız insanları bugün bir soruşturma açıldı diye yerin dibine sokmadan önce biraz aynaya bakalım.
Bir haftada onlar mı değişti, yoksa biz mi değiştik?
Kimseyi yere göğe sığdıramayacak kadar kutsallaştırmayalım; rüzgâr tersine döndüğünde yerin dibine sokacak kadar da adaletten uzaklaşmayalım.
Çünkü insanı belli eden, rüzgârın hangi yönden estiği değildir.
İnsanı belli eden, rüzgâr değiştiğinde de hak ve adalet çizgisinde dosdoğru durabilmesidir.