Türkiye, tarihinin en kritik dönemlerinden birinden geçiyor.

“Terörsüz Türkiye” başlığıyla hazırlanan yeni çerçeve yasa teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Günlerdir siyasi partiler peş peşe açıklamalar yapıyor. Kamuoyuna bunun “tarihi bir süreç” olduğu söyleniyor.

Ben hukukçu değilim.

Bu nedenle yasa teklifindeki maddelerin hukuki değerlendirmesini yapamam.

Ancak bu sürecin siyasi, toplumsal ve milli boyutu hakkında her vatandaş gibi benim de değerlendirme yapma hakkım vardır.

Kamuoyuna yansıyan açıklamalara göre Abdullah Öcalan hazırlanan düzenlemeye ilişkin “Yetmez ama evet.” değerlendirmesinde bulunmuş, DEM Parti temsilcileri ise “Daha bu bir başlangıç.” açıklamasını yapmıştır.

Bu açıklamalar doğal olarak toplumda ciddi soru işaretleri oluşturmuştur.

Bunun yanında kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bazı AK Parti milletvekilleri, yasa teklifi henüz Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulmadan önce teklif metnine imza attılar. Eğer süreç gerçekten bu şekilde işlediyse şu soru kaçınılmazdır:

Milletvekilleri, henüz Meclis’e resmen sunulmamış bir yasa teklifinin bütün maddelerini okuyup değerlendirme imkânı bulabildi mi?

Kanun yapmak sadece imza atmaktan ibaret değildir.

Her maddeyi millet adına okumak, anlamak, tartışmak ve vicdani sorumlulukla karar vermektir.

Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine tarihi bir düzenleme en küçük ayrıntısına kadar değerlendirilmelidir.

Çünkü tarihi kararlar aceleyle değil, millet adına hareket etmenin sorumluluğuyla alınmalıdır.

Dünden bugüne değişen söylemler

Türk siyasetinde PKK konusunda en sert söylemleri kullanan isimlerin başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geliyordu.

Yıllarca kamuoyuna verilen mesajlar çok netti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan;

* “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.”
* “Son terörist etkisiz hâle getirilinceye kadar mücadele sürecek.”
* “Terör örgütleriyle değil, milletimizle yol yürürüz.”

ifadelerini defalarca kullandı.

Muhalefeti ise seçim meydanlarında;

* “Bunlar Kandil’le beraber hareket ediyor.”
* “Bunlar Apo’yu çıkaracaklar.”

sözleriyle sert şekilde eleştirdi.

Devlet Bahçeli yıllarca Abdullah Öcalan için;

* “Bebek katili.”
* “İmralı canisi.”
* “Terörist başı.”

ifadelerini kullandı.

“Teröristle müzakere olmaz, mücadele olur.” dedi.

Süleyman Soylu ise;

* “PKK’nın kökünü kazıyacağız.”
* “Türkiye’de terörü bitireceğiz.”
* “Dağlarda birkaç terörist kaldı.”
* “Neyin silahını bırakacaklar?”
* “Bunlar Apo’yu çıkaracaklar.”

ifadeleriyle hafızalara kazındı.

Bugün ise kamuoyunun önünde bambaşka bir tablo bulunmaktadır.

“Terörsüz Türkiye” başlıklı çerçeve yasa teklifine Devlet Bahçeli ilk imzayı atan isimlerden biri oldu.

Süleyman Soylu da bu yasa teklifini imzalayarak sürece destek verdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu süreci desteklemektedir.

Siyasette hiçbir görüş veya politika mutlak değildir. Devletler, değişen şartlara göre yeni stratejiler geliştirebilir, farklı yöntemler benimseyebilir. Buna elbette itiraz edilemez. Ancak dün millete anlatılanlarla bugün izlenen yol arasında böylesine büyük bir değişiklik varsa, bunun gerekçesi de aynı millete açık, net ve ikna edici bir şekilde anlatılmalıdır. Çünkü demokrasilerde güven, sadece karar almakla değil; alınan kararların hesabını millete verebilmekle sağlanır. İşte bu nedenle bugün vatandaşın şu soruları sorması son derece doğaldır:

* Dün “teröristle müzakere olmaz.” denilirken bugün neden farklı bir yöntem izleniyor?
* Dün “Bunlar Apo’yu çıkaracaklar.” diye muhalefet eleştirilirken bugün gelinen nokta nasıl izah ediliyor?
* Bu yeni sürecin gerçek hedefi nedir?
* Hazırlanan bu düzenleme Türkiye’nin üniter yapısını nasıl etkileyecektir?
* Bu değişikliğin gerekçeleri milletle açık ve şeffaf biçimde paylaşıldı mı?

Bu soruları sormak ne ihanettir ne de provokasyondur.

Tam aksine demokrasinin gereğidir.

Çünkü devlet adına alınan tarihi kararların en güçlü dayanağı milletin güvenidir.

Referandum en güçlü meşruiyettir

Madem gerçekten “tarihi bir süreçten” bahsediyoruz…

O hâlde tarihi kararı da millet vermelidir.

Benim kanaatim nettir.

Bu düzenleme mutlaka referanduma götürülmelidir.

Çünkü bugün konuşulan konu sıradan bir kanun değişikliği değildir.

Türkiye’nin geleceğini, devletin yapısını, toplumsal huzurunu ve gelecek nesilleri ilgilendiren tarihi bir meseledir.

Millet “evet” derse herkes buna saygı duyar.

Millet “hayır” derse de siyaset kurumu buna saygı göstermek zorundadır.

Gerçek demokrasi budur.

Geçmişi hatırlıyorum

Yıllar önce yaptığım bir değerlendirmeyi bugün yeniden hatırlıyorum.

1995 genel seçimleri döneminde seçim çalışmaları için bulunduğum Sinop’ta, Sinop TV’de katıldığım bir programda Abdullah Öcalan’ın yakalanacağını, idam edilmeyeceğini ve ilerleyen süreçte bölgede çok farklı siyasi senaryoların gündeme gelebileceğini ifade etmiştim.

Yıllar sonra rahmetli Aytunç Altındal da Abdullah Öcalan’ın idam edilmeyeceğini ve ilerleyen süreçte siyasette etkili olabileceğini söylemişti.

Bunları bugün “ben haklı çıktım.” demek için söylemiyorum.

Sadece bölgemizde yaşanan gelişmelerin ne kadar karmaşık olduğunu ve Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine kritik kararların en güçlü meşruiyet zemini üzerine oturması gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Benim endişem

Bana göre bugün PKK ile ilgili süreçte bir perde kapanırken yeni bir perde açılıyor.

PKK filmi sona eriyor olabilir.

Ancak bana göre yeni oyuncularla, yeni söylemlerle ve yeni senaryolarla farklı bir film sahneleniyor.

Benim kanaatim, bundan sonraki süreçte “dört parçalı Kürdistan” tartışmalarının daha fazla gündeme gelebileceği yönündedir.

Yine bana göre, bu tür senaryoların nihai hedefinin “Büyük İsrail” projesine hizmet edebileceğini düşünen geniş bir kesim bulunmaktadır.

Bu benim siyasi değerlendirmemdir.

Katılan olur, katılmayan olur.

Ancak böylesine tarihi bir konuda milletin endişelerini görmezden gelmek doğru değildir.

İşte tam da bu nedenle referandum gereklidir.

Çünkü referandum sadece bir oylama değildir.

Millet iradesinin en açık şekilde ortaya çıkmasıdır.

Son sözü aziz millet söylemelidir

Bu mesele herhangi bir siyasi partinin meselesi değildir.

Bu mesele 86 milyonun ortak meselesidir.

86 milyonun geleceğini ilgilendiren bir konuda son sözü de 86 milyon söylemelidir.

Kimsenin milletin iradesinden korkmasına gerek yoktur.

Eğer hazırlanacak düzenleme gerçekten Türkiye’nin hayrınaysa millet bunu sandıkta onaylayacaktır.

Millet uygun görmezse de siyaset kurumu buna saygı gösterecektir.

Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Bu ilke sadece Anayasa’da yazan bir cümle değildir.

Gerektiğinde uygulanması gereken en temel devlet ilkesidir.

Bu nedenle çağrım açıktır:

Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bu yasa kapalı kapılar ardında değil, milletin önünde bütün yönleriyle tartışılmalı ve mutlaka referanduma sunulmalıdır.

Böylesine tarihi bir konuda son sözü siyasi liderler değil, aziz millet söylemelidir.

Çünkü milletin iradesinin üzerinde hiçbir irade yoktur. Tarihi kararların en güçlü meşruiyet kaynağı, milletin sandıkta vereceği karardır.

Son olarak şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Bana göre bu coğrafyada yaşanan hiçbir büyük gelişme yalnızca yerel dinamiklerle açıklanamaz. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de küresel güçlerin ve emperyal aktörlerin bölgemiz üzerinde çeşitli hesapları ve hedefleri olduğunu düşünüyorum. Bu benim siyasi değerlendirmemdir. Ne yazık ki bazen senaryolar başkaları tarafından yazılıyor, biz ise farkında olarak ya da olmayarak o senaryoda bize biçilen rolleri oynuyoruz. İşte bu yüzden Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren böylesine tarihi kararlar kapalı kapılar ardında değil, aziz milletin hakemliğinde alınmalıdır. Çünkü milletin iradesinin üzerinde hiçbir irade yoktur.