Dün masamın üzerindeki Alman gazetesini karıştırırken dikkatimi çeken önemli bir haberle karşılaştım.
Haberde Avrupa Birliği’nin çocukların sosyal medya kullanımına yönelik daha sıkı kurallar getirmeye hazırlandığı belirtiliyordu. Avrupa Birliği Komisyonu’nun bugün çocukların sosyal medyada korunmasına yönelik bir yasa tasarısı sunmasının beklendiği ifade ediliyordu.
Habere göre 15 yaşın altındaki çocukların sosyal medyaya erişiminin ciddi biçimde sınırlandırılması, 13 yaşın altındaki çocukların ise sosyal medyaya erişimine izin verilmemesi üzerinde duruluyor.
Mesele yalnızca yaş sınırı da değil.
Çocukların şiddet içeren ve cinselleştirilmiş içeriklerden korunması, onları uzun süre ekran başında tutan sosyal medya sistemlerinin sınırlandırılması ve yapay zekâ destekli sanal “arkadaşların” oluşturabileceği tehlikelere karşı önlem alınması da gündemde.
Haberi okuyunca ister istemez şu soru aklıma geldi:
Avrupa Birliği çocuklarını sosyal medyanın tehlikelerinden korumak için harekete geçerken, biz Türkiye olarak ne yapıyoruz?
Çünkü aynı tehlike bizim çocuklarımız için de geçerlidir.
Üstelik tehlike artık kapımızda değil; evimizin içinde, çocuklarımızın odasında ve ellerinden düşürmedikleri telefonların içindedir.
Bugün çocuğumuza verdiğimiz akıllı telefon yalnızca bir telefon değildir.
O küçücük ekranın içinde sosyal medya, oyunlar, videolar, reklamlar, şiddet ve cinsellik içeren görüntüler, siber zorbalık ve tanımadığı insanlarla iletişim kurma imkânı var. Artık bunlara yapay zekâ tarafından oluşturulan sanal arkadaşlar da eklendi.
Eskiden anne baba çocuğuna,
“Kimlerle geziyorsun?”
“Nereye gidiyorsun?”
“Ne zaman geleceksin?”
diye sorardı.
Bugün ise çocuğunuz yan odada otururken dünyanın öbür ucundaki hiç tanımadığınız biriyle konuşuyor olabilir.
Fiziken evdedir ama zihnen hangi dünyanın içinde olduğunu bilemeyebilirsiniz.
Bir başka sorun da çocukları mümkün olduğunca uzun süre ekran başında tutan sosyal medya sistemleri.
Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Çocuk “Beş dakika bakacağım” diye telefonu eline alıyor, bir bakıyorsunuz bir saat geçmiş.
Biz yetişkinler bile bazen telefonu elimizden bırakmakta zorlanırken, henüz kişiliği ve iradesi gelişme aşamasında olan bir çocuktan milyarlarca dolarlık teknoloji şirketlerinin geliştirdiği sistemlere tek başına direnmesini nasıl bekleyebiliriz?
İşte tam burada devletin sorumluluğu başlıyor.
Elbette anne ve babaların büyük sorumluluğu var. Çocuğunun hangi uygulamaları kullandığını, ne izlediğini, kimlerle iletişim kurduğunu ve ekran başında ne kadar zaman geçirdiğini takip etmek öncelikle ailenin görevidir.
Ancak bütün sorumluluğu ailelerin üzerine bırakmak da doğru değildir.
Nasıl çocuklarımızı sigaradan, alkolden, kumardan ve yaşlarına uygun olmayan ortamlardan korumak için kurallar koyuyorsak, dijital dünyanın tehlikelerine karşı da koruyucu düzenlemelere ihtiyacımız var.
Burada mesele sosyal medyayı tamamen yasaklamak değildir.
Mesele çocuklarımızı korumaktır.
Üstelik yalnızca “Şu yaşın altına sosyal medya yasaklandı” demekle de sorun çözülmez.
Yaş doğrulaması nasıl yapılacak? Çocukların kişisel verileri nasıl korunacak? Sosyal medya şirketlerinin çocukları saatlerce ekran başında tutan sistemlerine hangi sınırlamalar getirilecek? Siber zorbalıkla nasıl mücadele edilecek? Şiddet ve cinsellik içeren içeriklerin çocukların karşısına çıkması nasıl engellenecek?
Ve artık cevap verilmesi gereken yeni bir soru daha var:
Yapay zekâ ile oluşturulan sanal “arkadaşların” çocuklarımız üzerindeki psikolojik etkilerini kim denetleyecek?
Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Kanunlarımızın, eğitim sistemimizin ve ailelerin bilinç düzeyinin de buna ayak uydurması gerekiyor.
Ancak kanun tek başına yeterli değildir.
Okullarımızda dijital medya okuryazarlığı daha ciddi biçimde ele alınmalı. Çocuklarımız sosyal medyada gördükleri her şeyin gerçek olmadığını, kişisel bilgilerini tanımadıkları insanlarla paylaşmamaları gerektiğini ve siber zorbalıkla karşılaştıklarında kime başvuracaklarını öğrenmelidir.
Anne babalar da bu eğitimin dışında bırakılmamalıdır. Çünkü teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki bazen on yaşındaki bir çocuk kullandığı uygulamayı anne babasından daha iyi tanıyor.
Çocuklarımızı gerçekten korumak istiyorsak aile, okul ve devlet birlikte hareket etmelidir.
Avrupa Birliği’nin attığı bu adım Türkiye açısından da dikkatle takip edilmelidir. Çünkü burada siyasi bir tartışmadan değil, hepimizin çocuklarının geleceğinden söz ediyoruz.
Çocuklarımız teknoloji şirketlerinin daha fazla para kazanabilmesi için saatlerce ekran başında tutulacak birer kullanıcı değildir. Onların çocukluklarını, ruh dünyalarını ve geleceklerini korumak hepimizin sorumluluğudur.
Teknolojiden kaçamayız, çocuklarımızı dünyadan da koparamayız. Fakat onları sosyal medyanın ve dijital sistemlerin insafına da bırakamayız.
Avrupa Birliği çocuklarını korumak için somut bir adım atıyorsa Türkiye de bu gelişmeyi dikkatle değerlendirmelidir.
Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılabilir, bazı hatalar telafi edilebilir; fakat çocuklarımızın ellerinden kayıp giden çocukluklarını geri getiremeyiz.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun bugün sunması beklenen yasa tasarısının ayrıntılarını dikkatle takip edeceğim. İçeriği netleştiğinde, alınması öngörülen tedbirleri değerlendirerek bu konu hakkındaki düşüncelerimi yeniden sizlerle paylaşacağım.