Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili.
Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz…
Binlerce kilometrelik kıyı şeridimiz, İstanbul ve Çanakkale gibi dünyanın en stratejik boğazları, limanlarımız, tersanelerimiz, balıkçılığımız, deniz ticaretimiz, turizmimiz ve yıllardır üzerinde önemle durduğumuz Mavi Vatanımız var.
Fakat bütün bunlara rağmen Türkiye’de müstakil bir Denizcilik Bakanlığı yok.
Üstelik bunu bugün, yaşanan faciaların ardından ilk defa söylemiyorum.
Denizcilik Bakanlığı meselesini geçmişte de birçok yazımda gündeme getirdim. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin denizciliği tali bir mesele olarak göremeyeceğini, bu büyük alanın müstakil ve güçlü bir bakanlık tarafından yönetilmesi gerektiğini defalarca ifade ettim.
30 Ağustos 2025 tarihinde Milli Gazete’de yayımlanan “Vira bismillah diyen balıkçıya da, sıla özlemi çeken gurbetçiye de çözüm gerek” başlıklı yazımda bu meseleyi açıkça gündeme getirmiştim. O yazıda, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de hâlâ Denizcilik Bakanlığı bulunmamasının büyük bir eksiklik olduğunu ifade etmiş; balıkçı barınaklarından deniz taşımacılığına, sahil güvenliğinden deniz turizmine kadar meselelerin güçlü bir yapı altında ele alınması gerektiğini savunmuştum.
Daha sonraki yazılarımda da aynı meseleyi yeniden hatırlatarak, “Etrafımız denizlerle çevrili bir Denizcilik Bakanlığımız yok” diye yazmıştım.
Aradan zaman geçti.
Ne yazık ki bugün bu meseleyi artık yalnızca balıkçılık, deniz ticareti veya ekonomik potansiyel üzerinden değil, insanlarımızın can güvenliği ve ticari gemilerimizin güvenliği üzerinden konuşuyoruz.
Son günlerde yaşanan iki büyük deniz faciası, yıllardır yaptığım bu çağrının ne kadar önemli olduğunu acı biçimde ortaya koymuştur.
Önce Girne-Mersin Taşucu seferini yapan yolcu gemisinin batmasıyla Türkiye ve KKTC büyük bir acı yaşadı. İnsanlarımız hayatını kaybetti, kayıplar oldu.
Bu facianın acısı daha dinmeden bu defa Marmara Denizi’nden başka bir felaket haberi geldi.
Silivri açıklarında iki geminin çarpışması sonucunda yine canlarımızı kaybettik.
Bir tarafta Girne, diğer tarafta Silivri…
Birinin acısı dinmeden diğerinin haberi geldi.
Elbette her kazanın sebebi farklı olabilir. Soruşturmalar tamamlanmadan insanları veya kurumları suçlamak doğru değildir.
Ancak bu faciaların ardından çok daha büyük bir meseleyi tartışmak zorundayız:
Türkiye denizciliğe hak ettiği kurumsal önemi gerçekten veriyor mu?
Üstelik mesele sadece bu iki facia da değildir.
Ticari gemilerimize yönelik saldırılar da alarm veriyor
Son dönemde Karadeniz’de ticari gemilerimize yönelik dron saldırıları da yaşandı.
22 Temmuz 2026’da Türk bayraklı MV Reyhan Sarı kuru yük gemisi, Rusya’nın Taman Limanı’ndan Trabzon’a kömür taşırken Novorossiysk açıklarında dron saldırısına uğradı. Saldırıda bir Türk denizci hayatını kaybetti, yaralananlar oldu.
3 Ağustos 2026’da ise Novorossiysk Limanı’ndan Samsun’a doğru seyreden Nadezhda isimli Ro-Ro gemisi dron saldırısına maruz kaldı. Gemide Türk vatandaşlarının da bulunduğu mürettebat tahliye edildi.
26 Ağustos 2026 gecesi Samsun’dan Rusya’nın Tuapse Limanı’na yük götüren Lider Bordo Mavi isimli Ro-Ro gemisinin de dronlarla vurulduğu açıklandı.
Bütün bunları yan yana koyduğumuzda karşımıza artık çok daha ciddi bir tablo çıkıyor.
Bir tarafta batan yolcu gemisi…
Bir tarafta çarpışan ticari gemiler…
Bir tarafta denizde yürütülen arama-kurtarma faaliyetleri…
Diğer tarafta uluslararası sularda ve çatışma bölgelerine yakın güzergâhlarda dron saldırılarının hedefi hâline gelen ticari gemilerimiz ve denizcilerimiz…
Bütün bunlardan sonra sormak zorundayız:
Denizcilik, Türkiye için müstakil bir bakanlığı hak edecek kadar önemli değil midir?
İşte geçmişte Denizcilik Bakanlığı kurulması gerektiğini defalarca yazarken anlatmaya çalıştığım tam olarak buydu.
Mesele yalnızca yeni bir bakanlık tabelası asmak değildir.
Mesele yetkiyi, koordinasyonu ve siyasi sorumluluğu güçlü bir merkezde toplamaktır.
Gemilerin teknik denetiminden limanlara, yolcu güvenliğinden deniz taşımacılığına, tersanelerden balıkçılığa, deniz çevresinin korunmasından arama-kurtarmaya; ticari gemilerimizin karşı karşıya kaldığı uluslararası güvenlik tehditlerinden kriz yönetimine kadar Türkiye’nin denizcilik meseleleri bütüncül bir devlet politikasıyla ele alınmalıdır.
Bugün denizcilikle ilgili sorumluluklar farklı kurum ve idari yapılar arasında dağılmış durumda.
Elbette Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Denizcilik Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Kıyı Emniyeti ve diğer kurumlarımızın görevleri bulunuyor. Bu kurumlarda fedakârca çalışan insanların emeğini görmezden gelmek mümkün değildir.
Benim eleştirim çalışanlara değil, sistemedir.
Çünkü görevler ve sorumluluklar farklı kurumlara dağıldığında, en tepede siyasi sorumluluğun adresi de vatandaş açısından yeterince açık olmayabiliyor.
İşte bu nedenle müstakil bir Denizcilik ve Mavi Vatan Bakanlığına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Bir gemi battığında vatandaş:
“Bu geminin güvenliğinden ve denetiminden kim sorumluydu?”
diye sorduğunda karşısında açık bir muhatap bulmalıdır.
İki gemi çarpıştığında:
“Deniz trafiğinin güvenliğinden kim sorumlu?”
sorusunun cevabı belli olmalıdır.
Ticari gemilerimiz dronlarla vurulduğunda:
“Gemilerimizin ve denizcilerimizin güvenliği için devletin politikası nedir?”
sorusuna tek merkezden güçlü bir cevap verilebilmelidir.
Türkiye’nin deniz politikasının başında güçlü bir siyasi ve idari irade bulunmalı ve gerektiğinde milletin karşısına çıkıp hesap verebilmelidir.
Bir Denizcilik ve Mavi Vatan Bakanı çıkıp:
“Türkiye’nin denizcilik politikasından ben sorumluyum. Eksikliklerimiz şunlardır, aldığımız tedbirler bunlardır, yapılması gerekenler de şunlardır”
diyebilmelidir.
Çünkü demokrasilerde yetki kadar hesap verebilirlik de önemlidir.
Bir ülke “Mavi Vatan” diyorsa, denizlerde güçlü olmayı millî güvenlik meselesi olarak görüyorsa, dünyanın en stratejik boğazlarından ikisine sahipse, deniz ticaretini büyütmek istiyorsa, neden bütün bunların başında müstakil bir Denizcilik ve Mavi Vatan Bakanlığı bulunmasın?
Denizcilik ekonomidir.
Denizcilik güvenliktir.
Denizcilik turizmdir.
Denizcilik enerjidir.
Denizcilik dış ticarettir.
Denizcilik balıkçılıktır.
Denizcilik çevredir.
Denizcilik stratejidir.
Ama bütün bunlardan önce insan hayatıdır.
Gemilerimizin denetimi yeterli mi?
Yolcu gemilerinde güvenlik kuralları gerektiği gibi uygulanıyor mu?
Denetimler hangi sıklıkta gerçekleştiriliyor?
Arama-kurtarma kapasitemiz yeterli mi?
Kurumlar arasında yetki ve koordinasyon sorunu bulunuyor mu?
Ticari gemilerimizin savaş ve çatışma bölgelerine yakın sularda karşılaşabileceği dron ve benzeri yeni tehditlere karşı nasıl bir deniz güvenliği politikamız var?
Bir kazadan veya saldırıdan çıkarılan dersler, bir sonraki olayın önlenmesi için gerçekten uygulamaya geçiriliyor mu?
Ve bütün bu soruların üzerinde daha önemli bir soru var:
Bunların tamamından siyasi olarak kim sorumlu?
Denizcilik Bakanlığı talebimin temelinde işte bu soru yatıyor.
Şunu da açıkça söylemek gerekir:
Bir Denizcilik Bakanlığı kurulduğunda denizlerde artık hiçbir kazanın yaşanmayacağını söylemek elbette mümkün değildir.
Fakat güçlü bir bakanlık; denetimin, koordinasyonun, önleyici tedbirlerin, stratejik planlamanın ve siyasi sorumluluğun tek merkezde toplanmasını sağlayabilir.
Kazadan sonra insanlarımızı kurtarmak devletin görevidir.
Fakat asıl hedef, mümkün olan kazayı meydana gelmeden önleyebilmektir.
Türkiye’de hemen her önemli alanın bir bakanlığı varken, böylesine büyük bir deniz coğrafyasının müstakil bir bakanlığa sahip olmamasını yıllardır anlayamıyorum.
Hele ki her fırsatta Mavi Vatan diyorsak…
O zaman Mavi Vatan’ın gereğini de yapmalıyız.
Çünkü Mavi Vatan yalnızca savaş gemileriyle korunmaz.
Güvenli yolcu gemileriyle korunur.
Ticaret gemilerimizle korunur.
Denizcimizin canını koruyarak korunur.
Güçlü ticaret filosuyla, eğitimli denizcilerle, iyi denetlenen limanlarla, modern arama-kurtarma sistemleriyle, balıkçısıyla, tersanesiyle ve bütün bunları aynı hedef doğrultusunda yönetecek güçlü bir devlet yapılanmasıyla korunur.
Dolayısıyla Denizcilik Bakanlığı talebi sadece balıkçının, armatörün veya deniz taşımacılığı sektörünün meselesi değildir.
Bu, Türkiye’nin güvenlik meselesidir.
Bu, Türkiye’nin ekonomi meselesidir.
Bu, insanımızın can güvenliği meselesidir.
Bu, Mavi Vatan meselesidir.
30 Ağustos 2025’te yaptığım çağrıyı bugün, yaşanan bu acıların ve ticari gemilerimize yönelik saldırıların ardından bir kez daha tekrarlıyorum:
Türkiye’de Denizcilik ve Mavi Vatan Bakanlığı kurulmalıdır.
Keşke bu tartışmaları facialardan sonra yapmak zorunda kalmasaydık.
Keşke denizciliğin önemini canlarımızı kaybetmeden, gemilerimiz batmadan, ticari gemilerimiz dronların hedefi olmadan önce yeterince konuşabilseydik.
Şimdi mesele şudur:
Bu faciaları ve saldırıları birkaç hafta konuşup sonra unutacak mıyız?
Yoksa yaşananlardan ders çıkarıp Türkiye’nin denizcilik yapılanmasını yeniden ele alacak mıyız?
Ben Denizcilik Bakanlığı’nın gerekliliğini geçmişte birçok kez yazdım.
Bugün yaşananlar ise bu talebin neden önemli olduğunu çok daha acı biçimde önümüze koyuyor.
Artık soru yalnızca:
“Bir gemi neden battı?”
veya
“İki gemi neden çarpıştı?”
değildir.
Asıl soru şudur:
Yolcu gemilerimizin güvenliğinden ticaret filomuza, limanlarımızdan arama-kurtarmaya, deniz trafiğinden gemilerimize yönelen yeni güvenlik tehditlerine kadar denizciliğin tamamından sorumlu müstakil bir bakanlığımız neden hâlâ yok?
Ve yıllardır sorduğum soruyu bugün bir kez daha soruyorum:
Üç tarafı denizlerle çevrili, “Mavi Vatan” diyen Türkiye’nin Denizcilik ve Mavi Vatan Bakanlığı’nı kurması için daha neyi bekliyoruz?