Bismillâhirrahmanirrahîm!
DÜN itibarıyla ilk, orta, lise ve okul öncesi eğitim kurumlarında öğretmen, yönetici ve öğrenciler yeni öğretim yılına başladılar. Hayırlı olsun! Her başlangıç yeni bir ümittir. Eğitimin olması gereken noktaya ulaşması için sorgulanıp sorunlara çözüm önerileri sunulmalıdır. Erbakan Hoca, çok önemsenmesi gereken bir söz etti: “Eğitimi kendisi için insan yetiştirmeyen tek ülkeyiz.” Evlatlarımıza; inancımızı, tarihimizi, aslımızı, özümüzü; kısaca, “kimliğimizi” ne kadar öğretebiliyoruz?
Herkes evinde, akraba ve komşu ortamlarında öğrencilerimizin bilgi ve eğitim seviyesini ölçebilir. Onların seviyesine göre, uygun bir üslûpla sorular yönelttiğinizde, aldığınız cevaplar sizi şaşırtabilir. Bilgi, görgü, kişilik gibi konularda öğrencilerimiz ne durumda? Sevgili öğrencilerimizi “kesinlikle” suçlamıyorum. Öğrencilerimize neler verildiğini/verilemediğini sorgulamaya çalışıyorum.
Bir İstanbul beyefendisi olan rahmetli Mehmed Şevket Eygi, öğrencilerimizin kaba, argo, sokak dili konuşmalar yerine, güzel Türkçemizi edebî bir şekilde kullanmalarını isterdi. Onların, geleceğe hazırlanan küçük hanımefendiler, küçük beyefendiler olarak yetiştirilmesini arzulardı. Kibar, nezaketli, görgülü ve edepli gençler olmaları amaçları arasındaydı. Öğrencilerin geleceklerini kurmak adına “gözlerinin dışarıda olması” eğimcileri utandırmıyor mu?
Eğitimin merkezinde “öğretmen” vardır. “Millî”lik adına, “bize göre eğitim” verilmesi için MEB’in “kimliğimize uygun bir öğretmen yetiştirme projesi” olmalıdır. Evlâtlarımıza “köklü bir din eğitimi” verilmeli ki, istismarcılar bizi din ile aldatamasınlar. İmar edilmeyen arazide “ayrık otları” yetiştiği unutulmamalıdır. Evlatlarımızı kendi kimliğimize uygun eğitim vermekten mahrum edemeyiz.
KİTAP MEDENİYETİ
“ZORUNLU” diyerek öğrenciyi bünyesine alan eğitim sistemi, öğrenciye “kitap sevgisi” kazandıramıyorsa, kimse o sistemin başarısından söz etmesin! Bizim medeniyetimiz “kitap medeniyeti”dir. Biz, o kitaplarla medeniyetler kurduk. Kitap okuyan kimsenin ufku açılır. Okuyup dinlediklerini doğru anlar. Bir konuyu başkasına kolay anlatır. Kitap okuyanın “kelime hazinesi” zenginleşir.
İnsan kelimelerle düşünür. Düşüncelerini kelimelere yükler. Yoğun düşüncelerini ifade edecek yeterince kelime hafızasında yoksa, anlatım kısırlığı yaşar. Bu engeli ancak kitap okuyarak aşabiliriz. Pürüzsüz bir anlatım buna bağlıdır. Bu yüzden öğretmenlerimizin ilk yapması gereken şey, “kitap okumayı sevdirmek”tir. Öğretmenin öğrenciye her şeyi anlatması onu tembelliğe sürükler. Öğretmen yol, yöntem göstersin; çalışma usûlü öğretsin, öğrenci o bilgileri kitaptan öğrenir.
Aydın insanın elinden kitap düşmez. Kitap en iyi öğretici, en sadık dosttur. Şehit Bayram Ali Öztürk Hocaefendi, “Elli yıl kitap okusam, yine bıkmam” diyerek okumaya düşkünlüğünü şöyle anlatır: “Sevdiğin bir şey için ölmüyorsan, o sahte bir sevgidir. Sen kitaplara varını, yoğunu, her şeyini feda etmediğin sürece, ilim sana hiçbir şey vermez. Bu kadar nazlıdır. İlmin alternatifi yoktur. Suya benzer. Su varsa hayat var; su yoksa hayat yoktur.”
Öğretmen öğrenciyi “sistematik çalışma usulü”nü, başarıya giden yolu öğretsin; merak ve ilgi uyandırsın; konuyla ilgili hale getirsin! Öğrenci; inceleme, araştırma yöntemiyle bilgiyi kitaptan öğrenmeye alışsın!
YETENEKLERE DİKKAT!
OSMANLI’NIN Enderun Mektepleri’nin en görünür yerlerine şu levhayı koymuşlardı: “Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanamaz.” Mizaç, yetenek, ilgi, merak dikkate alınmadan başarılı eğitim yapılamaz. Eğitimin işlenecek konularını anlatan içeriğine “müfredat” denir. “Fert” kelimesinden türetilmiştir. İşlenecek “ortak” konular bulunsa da; kaliteli eğitim fert fert öğrenciyle ilgilenmekle yapılır. Her insan “ayrı bir dünya”dır.
Eğitim, öğrencilere “bilgi yüklemek” değil; yetenekleri belirleyip geliştirmektir. Mehmet Biten, “Karanlığa Alışmak” başlıklı makalesinde eğitimin insana yalnızca bilgiler kazandırmak olmadığını, bilgisinin yetersizliğini de fark etmesini sağlamak olduğunu anlatır:
“Gerçek eğitim, insana her konuda konuşabilecek kadar cesur değil, bazı konularda konuşmadan önce yeterince düşünmesi gerektiğini anlayacak kadar ölçülü hale getirir. Bir insanın entelektüel seviyesi, bilmediği karşısında nasıl davrandığını da gösterir. ‘Bilmiyorum’ diyebilmek, bugün belki de en kıymetli entelektüel cümlelerden biridir. Bu cümle kapıyı kapatmaz; tam tersine açar.” (Millî Gazete, 1 Eylül 2026)
Kuşu yüzmeye zorlamayın; var olan yetenekleri işleyin; faydaya dönüştürün. Öğretmenin başarısı bunu yapmasıyla ölçülür. Dr. Vasfi Ebuzeyd şöyle der: “Öğretmenin başarısı yalnızca öğrencinin hafızasına ne kadar bilgi koyduğuyla değil, onun zihninde ne kadar düşünce uyandırdığı, şahsiyetini ne kadar geliştirdiği, kalbinde hangi değerleri yeşerttiği ve öğrendiği bilgiyi hayata dönüştürmesine ne kadar yardımcı olduğuyla da ölçülmelidir.” (Millî Gazete, Dr. Vasfi Ebuzeyd, 1.9.2026)