İnsanlık tarihinin en kadim arayışı insanın güvende ve onurlu bir şekilde yaşamasını sağlamaktır. Geçmişten günümüze kadar yaşanan tecrübe bu arayışın ördüğü tuğlalardan ibarettir. Bu dünyayı anlamlı kılan gerçek de burada yatıyor. İnsanın bu arayışın öznesi olma kabiliyetinin getirdiği sorumluluk. Baktığımız zaman insanoğlu fiziksel olarak yeryüzündeki en donanımlı canlı değildir. Yabani hayata karşı koyabilecek fiziksel bir güce sahip değildir. İnsanın bu zayıflığına rağmen onu yeryüzünde halife kılan, ona sorumluluk yükleyen temel unsur bir arada yaşama kabiliyetidir.

Bu kabiliyete dair bugüne kadar ortaya çıkan fikirlerin buluştuğu nokta; insanlar kendi başlarına karşılayamayacakları korunma ihtiyacını ve nimet külfet dengesinin sağlanmasını ancak bir arada yaşayarak çözebilirler. Böylece toplumu tesadüfî bir yığın değil; güvenlik, refah ve özgürlük hedeflerini gerçekleştirmek üzere kurulmuş anlamlı bir birliktelik olarak değerlendirebiliriz. Buradan yola çıkarak insanın birlikte yaşama iradesine can veren üç temel kurucu sütundan bahsedebiliriz: Güvenlik, refah ve özgürlük.

Güvenlik insanca yaşamanın ilk ve en temel ön şartıdır. Fiziksel bütünlüğü tehdit altında olan, yarın uyanıp uyanamayacağını bilemeyen birisi için yaşamı anlamlı kılacak hiçbir değer olmayacaktır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik gereksinimlerin hemen ardından güvenliğin gelmesi boşuna değildir. İnsanın güvenlik ihtiyacı tarihin her aşamasında öncelik olmuştur. Geleneksel toplumlarda cemaat dayanışması bu ihtiyacı giderirken modern toplumlarda bu ihtiyaç güç kullanma tekeline sahip devletle giderilmiştir.

Burada önemli olan bu gücün doğru bir zeminde kullanılmasıdır. Devletin bu güce sahip olması, halkın güvenliğini sağlamak için sadece bir araçtır. Eğer bu güç bir sindirme aracına dönüşürse güvenlik kavramı kendi zıddını doğurmuş olur. İşte tam burada devreye hukukun üstünlüğü kavramı girer. Hem asayişin sağlanmasında hem de devlete karşı ferdin korunmasında hukuk sistemi ve hukukun üstünlüğü önemli bir paya sahiptir.

Güvenli sadece bugünü içermez, aynı zamanda yarını da içeren bir kapsamı vardır. Geleceğe duyulan güvensizlik toplumun sürdürülebilirliğini zedeler. Şöyle düşünelim güvenlik yaşamı mümkün kılıyorsa onu sürdürebilir kılan refahtır. Çünkü refah bugün sağladıkları kadar geleceğe duyulan güvensizliği de ortadan kaldırır. Bunun için sistemin nimet külfet dengesini sağlam bir zeminde kurmuş olması önemlidir. Yoksa refahı ortaya çıkaran maddi unsur belirli ellerde toplandığında tahakküm aracına dönüşebilir. Refahta adaletin sağlanamaması birlikte yaşama iradesini içten içe çürütür. Bir tarafta sınırsız lüks içinde yaşayan bir azınlık varken diğer tarafta temel gıdaya erişemeyen yığınların bulunması toplumsal ahengi bozar.

Toplumun varlık sebebi güvenlikse onun varlık amacı özgürlüktür. Çünkü özgürlük insanca yaşamanın ayırt edici en önemli vasfıdır. Isaiah Berlin’in negatif ve pozitif özgürlük kavramsallaştırmasından yola çıkarsak; özgürlüğün hem dışsal baskılardan azade olmayı yani güvenliği hem de potansiyeli gerçekleştirecek imkânların varlığını yani refahı aynı anda talep eder. Bu durum bize gösteriyor ki; insanca yaşamak güvenlik, refah ve özgürlük sacayaklarının birbirini ezmeden, birbirini besleyerek sürdürülebilir olmasına bağlıdır.