Çağımızın imkânlarına baktığımız zaman yeryüzünün daha müreffeh olması herkes tarafından beklen bir durumdur. Hem bilimsel ve teknolojik gelişme, hem ekonomik büyüme, hem de insanların bilinç seviyesi yükseldikçe dünyanın daha güzel bir yer olmaması için hiçbir neden yok. Ama görüyoruz ki, bu sözde ilerlemeler insanlığın ortak gelişimine hizmet etmiyor. Aksine bir avuç azınlığın menfaatlerine yönelik bir tablonun ortaya çıktığına şahitlik ediyoruz. Gücü, silah sanayini, finansal ağları ve iletişim araçlarını kontrol eden ırkçı emperyalizm; insanlığın kolektif birikimini kendi egemenliğini pekiştirmenin bir aracı haline getirmiş durumda. Bunun için küresel ölçekte istikrarsızlaştırma politikaları yani krizler, savaşlar, işgaller, çatışmalar ve yaptırımlar bir strateji olarak tercih ediliyor.
Resmini çizmeye çalıştığımız bu durumun en trajik boyutu gerçekte mağdur olan toplumların kendilerine biçilen edilgen rolü kolayca benimseyebilmeleridir. Topraklar güç kullanılarak işgal edilebilir, insanlar zulme uğrayabilir ya da kaynakları ellerinden alınabilir. Bu durum güç dengesizliklerinin kaçınılmaz bir sonucudur ve insanlar elinden geldiğince buna fiziki olarak karşı koymak zorundadır. Ama yine de asıl direniş hattı zihinsel işgallere ve ahlaki yozlaşmaya karşı olmalıdır. Çünkü coğrafyamızda yaşananlara baktığımızda Müslümanlığımızın buna dur diyemeyişi bazı şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor.
Ahlâki olgunluğu, barışı, adaleti ve merhameti öğütleyen bir inanç sistemine mensup insanların kimlik üzerinden nefret üretmesini, şiddeti normalleştirmesini, yolsuzluk ve yoksullukla özdeşleşmesini, insan hakları ihlallerinde ön sıralarda yer almasını ve hukuksuzluğu sıradanlaştırmasını açıklayamıyoruz. Bu durum dış etkenlerden ziyade içsel bir ahlâk, yönetim ve zihniyet krizinin göstergesidir. İnandığı değerler sistemi ile bizzat sergilediği eylemler arasındaki bu uyumsuzluk hali, Müslüman toplumların toplumsal direncini kırarken onları küresel güçlerin oyuncağı haline getirmektedir. Ama ne yazık ki, Müslüman toplumlar kendi elleriyle ürettiği ahlâki çöküşü, yozlaşmayı, adaletsizliği ve toplumsal nefreti tamamen dış mihraklarla açıklamaya çalışıyor. Bu da görünürde bir savaş halini gösterilirken içsel olarak da çürümeyi beslemektedir.
Müslümanlar tarihi ve sosyolojik süreç içerisinde zihnine nüfuz eden bazı tortulardan, etnik ve mezhepsel reflekslerden, çifte standartçı ahlâk anlayışından acilen arınmak zorundadır. Zulüm kimden gelirse gelsin karşısında duramayan, mağdur kim olursa olsun yanında yer alamayan bir anlayışın insanlığa yeni bir adalet vaadinde bulunması imkânsızdır. Mazlumun kimliğini sormayan bir dinin mensupları olarak, zalimin kimliğine göre tutum belirlemek yaşanılan ahlâki erozyonun en somut göstergesidir.
İnandığımız değerler ile yaşadığımız hayat arasındaki o derin uçurumu kapatmadığımız sürece başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaktan kurtulamayız. Bugün insanların çoğunluğu küresel azınlığın mutfağına erzak taşımakla uğraşıyorsa önce sorunu kendimizde aramalıyız. Direniş hattı, kendi dışımızdaki dünyayı lanetleyerek değil; önce kendi zihniyetimizi, ahlâkımızı ve toplumsal düzenimizi sorgulayarak kurulmalıdır. Çünkü kendi içimizdeki adaletsizliği, merhametsizliği ve ahlâksızlığı sorgulamadan mevcut küresel düzenin dayatmalarına karşı durmamız mümkün değildir.