Pazartesi günkü yazıda (14.09.2026) bir televizyon kanalında sorulan kafa karıştıran sorulardan bahsetmiş “Müteferrik sorular, mukni cevaplar” başlıklı yazıyla muhtelif sorulara verdiğimiz cevapları yazmıştık. Aynı programda sorulan sorulardan birisi de, “Sizce dinin çağın koşullarına göre yeniden yorumlanması gerekir mi?” sorusuydu. Bu konuda şunları hatırlatmak isterim. Allah-u Teâlâ, en doğrusunu bilir.
İslâm dininin ana kaynakları, “Kitap, Sünnet, İcmâ-ı ümmet ve Kıyas-ı fukaha”dır. İslâm uleması, mücerred olarak “Kitap” denildiği zaman Kur’an-ı Kerim’in kastedildiğinde müttefiktir ve İslâm dininin birinci kaynağıdır. İslâm’da hüküm koyma yetkisi Allah’a (C.C.) aittir ve kanun koyucu “şâri” Allah’tır.
Hz. Peygamber’in (S.A.V.) söz, fiil ve takrirlerine sünnet denilir. Sünnet, İslâm’ın ikinci kaynağıdır. Hz. Peygamber (S.A.V.), Allah’tan gelen vahyi açıklama yetkisine sahip olduğundan ikinci hüküm koyucudur.
Kur’an-ı Kerim ve Mütevâtir Sünnet’le sabit, anlamı açık ve kesin olan naslarda hüküm değişmez, ictihad caiz olmaz. Mesela; “Namaz, Oruç, Hacc, Zekât’ın farziyeti” ile “Faiz, Zina ve Rüşvet”in haramlığı gibi. Yine kesin naslarla belirlenen şer’i miktar ve ölçüler “Namaz vakitleri, rek’atları” gibi hükümlerde ve temel inanç konularında da değişiklik olmaz.
İcmâ-i Ümmet ise Hz. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) vefatından sonraki herhangi bir devirde dini bir meselenin hükmü konusunda müctehitlerin fikir birliği etmeleridir. Ümmetin müctehidlerinin, üzerinde ittifak ettiği ve icmânın vuku bulduğu hükümlerde de değişiklik ve yenileme yoktur.
Mesela; “Müslüman bir kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesinin caiz olmayışı” gibi. İcmâ-i Ümmet, yani ümmetin müctehid imamlarının tamamının ittifak ettiği konularda tecdid yapılamaz.
Kıyas-ı Fukaha’da ise İslâm’da herhangi bir mes’elede hüküm vermek için Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve İcmâ-i Ümmet’e bakılır. Bu kaynaklardan birisinde delil bulunamazsa müctehid âlim, kıyas yoluyla hüküm verir. Buna “re’y” veya “ictihad” denir. Müctehid kıyas’ını kendi kafasına göre vermez. Kur’an, Sünnet ve İcmâ’nın ışığında, onlardaki benzer hükümlere bakarak ictihad eder.
Mesela; şarap, Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmıştır. Ancak daha sonraki devirlerde “bira, rakı, votka, şampanya, viski” gibi değişik adlarla içkiler ortaya çıkmıştır. Şarabın sahoşluk verme illetine ile diğerlerinin aynı illeti kıyas edilerek hükme bağlanması “kıyas”tır. Ancak bu kıyası yapabilmek için mutlaka müçtehid olmak gerekir.
İslâm’da sarih ve kat’i nasslar olan Kur’an, Sünnet ile veya İcmâ-i Ümmet ile sabit olan hükümlerde ictihad câiz değildir.
Hz. Peygamber (S.A.V.), sahabe, tabiin ve müctehid mezheb imamlarımız döneminden sonra ortaya çıkan bazı meselelerde fetva vermek ve ictihad etmek caizdir. Mesela; “Klonlama, nükleer silah üretimi, sigara içmek, uyuşturucu kullanmak” gibi meselelerde ehliyetli bir müctehid ya da müctehidler kıyas yoluyla hüküm verebilir.
İslâm’ın hükümleri, bugün olduğu gibi kıyamete kadar cari, dinamik ve evrenseldir. İslâm asla tarihsel değildir.
Dinin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç yoktur ancak Müslümanların kendine çekidüzen vermesine ihtiyaç vardır. Bu tamamen Müslümanların son iki buçuk asırdır yaşadığı fetret dönemiyle bağlantılıdır. Müslümanlar bugün mağlubiyet psikolojisine mübtela olmuştur. Batı karşısındaki yenilgi Müslümanları, dinlerinde reform arzusunu ortaya çıkartmıştır.
Batıda Reform, Rönesans ve Aydınlanma hareketleriyle başlayan Hristiyanlığın pagan kültürle ilişkisi, teslis inancı ve ruhban sınıfının tahakkümünü kırmak için önce Sola Scriptura “sadece kutsal kitap İncil” inancı ve sonrasında dinin bir tarafa bırakıldığı bir süreç yaşanmıştır.
Batı’nın sömürgecilik vasıtasıyla İslam dünyasının kaynaklarını elde etmesi, onu sanayi devrimiyle işlemesi yani hammaddeye hâkim olması, bunun sonucu olarak parayı ve gücü ele geçirmesi, bu süreçte de ruhban sınıfın bertaraf edilmesi süreci iyi irdelenmelidir. Eğer maddi güç ele geçirilmemiş olsaydı ruhban sınıfı bertaraf edilebilir miydi?
Sonuç olarak, İslâm’ın vaz ettiği hükümlerin güncellenmesi söz konusu değildir. Zira, İslâm’ın 14 asır önce ortaya koyduğu reçete çağlar ötesidir. Zamanın ve şartların değişmesiyle İslâm hükümleri değişmeyeceği gibi, zamana ve şartlara göre dinî hükümler ihdas edilemez, çağa göre dini hükümler eğilip bükülemez.
İslâm’ın insanlık için ortaya koyduğu sistem, yazdığı reçetelerin yine insanlar eliyle değiştirilmesi aslâ kabul edilemez.
Âlemlerin belirli bir düzen içinde hayatiyetini devam ettirmesine güç yetirebilen mükemmel yaratıcının, bugünü ve geleceği bilmemesi aslâ düşünülemez.