Doğru tedavi doğru teşhisle başlar, onun için bir sorunu teşhis etmek elbette kıymetlidir. Lakin sadece teşhis ile sınırlı kalınırsa, ilk duyulduğunda muhatabının zihninde ve yüreğinde ferahlamaya vesile olan bu teşhis bir süre sonra anlamını yitirmeye, inandırıcılığını kaybetmeye başlar.

Tedavi önerisi getirmeyen her teşhis, muhatabında ümitsizliğe yol açar. Teşhise gerekçe olarak sunulan her bir neden, muhatabın sırtında yüke dönüşür. Bir süre sonra da tükenmişlik hali beraberinde gelir.

Bu durum, düçar olduğu hastalığın teşhisini öğrenen ancak uygulanabilir bir tedavi önerisi bulamayan bir hasta için geçerli olduğu gibi, içinde bulunduğu durumun tahlili yapılmakla sınırlanan toplumlar için de geçerlidir.

Bugün içinde yaşadığımız toplumu anlamaya dönük okumalar yapıyoruz, ilim erbabının teşhislerini okuyoruz. Okuduklarımız ve/veya dinlediklerimiz, bizim hikâyemizi anlattığından, ister istemez dikkatimizi celbediyor.

Küresel sistemin hangi çarklarla sömürü düzenini inşa ettiğini anlamak, toplumların nasıl hipnotize edildiğini ve gönüllü kölelere dönüştürüldüğünü kavramak gerçekten ufuk açıcı katkılar sunuyor.

Ama bu kavrayışlar, bizi dertlerimizi çözmek için atılması gereken adımları atmaya teşvik etmiyor ne yazık ki.

Hâlbuki kullanılmayan bilgi, sahibinin üzerinde yükten başka bir anlam taşımıyor. Bu yüzdendir ki, geçmişe nazaran daha fazla bilen ama bunun karşılığında sorumluluk yüklenmeyen bir çoğunluk ile karşı karşıyayız.

Herkes biliyor; geminin su aldığını, batmakta olduğunu ve kaptanın yalan söylediğini ama bu farkındalık sonucu değiştirmiyor!

Mesela günümüz teorisyenlerinden Byung Chul Han, içinde yaşadığımız toplumu “performans toplumu” olarak lanse ediyor. Ulaşılabilir olmak, hayır diyememek, sürekli hareket halinde olmak ve memnun etme/beğenilme arayışında olmak toplumu ruhsal açıdan yorgun düşürmektedir diyor.

Bu tespitleri okuduğunuzda “evet, tam olarak yaşadığımız budur” diyorsunuz. Peki bunun karşısında önerdiği şey nedir diye baktığınızda ise toplumun eylemsizliğe yönelmesini, yavaşlamasını hatta zaman zaman durmasını öğütlediğini fark ediyorsunuz. Haz ve hız dayatması yapan sistemin bu şekilde kilitleneceğini vaaz ediyor.

İyi ama bu doğru ya da uygulanabilir bir öneri mi? Mesela asgari ücretle çalışmak zorunda olan bir kişi, sistemin sömürüsü karşısında durmayı nasıl becerecek? Adeta yayın fetişizmine kurban edilen bir sistemde çalışmak durumunda kalan akademisyenler kadro durumunu göz ardı ederek nasıl seri üretim yayın yapmaktan vazgeçecek?

Örnekler çoğaltılabilir, ama günün sonunda düşündüğünüzde Chul Han’ın önerisinin aslında oldukça elitist ve bireysel bir tona sahip olduğu izlenimine kapılıyorsunuz.

Ancak toplumu yoran bu sistemin karşısında bir şeylerin de yapılması gerekiyor. Pasif direniş çağrısının çözüm olmadığını söyleyebiliriz. Hatta kapitalist ırkçı emperyalist sistemin bu pasif direnişi dahi pazarlanabilir hale getirdiğini vurgulayabiliriz. Ama bu itirazın haklı hale gelmesi için pasif direnişin göz ardı ettiği şey ne ise onu çözmeye odaklanmak gerekiyor.

Nedir peki eksik kalan şey? Pasif direnişin bireysel tonda kalması, örgütlenmemesidir. Ezen-ezilen düzenin karşısında adil bir düzen inşa edilmesini isteyenlerin birlikte hareket edememesidir.

Mesela makro planda BM’de beş daimî üyenin veto hakkına sahip olmasının yanlışlığını söylemenin tespit olmaktan öteye geçmesinin yolu diğer üye ülkelerle birlikte BM’nin kilitlenmesinden geçmektedir. Dünyanın beşten büyük olduğunu, bu beşe dünyanın ispat etmesi gerekir yani. Bunun için ezilenlerin birliğini tesis etmek gerekir. Bu yapılmadığında, sistemde biriken gazın boşaltılması sağlandığından, belki de bilmeden bozuk düzenin ömrünün uzatılmasına katkı sunulmuş olur yalnızca.

Yerel ölçekte iktidarın politikalarının yanlışlığını eleştiren muhalefet partilerinin tedavi önerisi getirmemesi de benzeri bir akıbete işaret eder. Sistemi eleştiren ama yerine ikame edeceği bir sistem inşa edemeyen ya da bunu topluma aktaramayan partilerin umut haline gelmesi de zorlaşır. Aynı teşhisi, eleştiriyi tekrar tekrar dinleyen insan artık sorunu değil, tedaviyi duymak ister.

Sivil toplumun artık ne sivil olabildiğini ne de toplumu yansıttığını söyleyenlerin alternatif sivil toplum inşa edememesi de bütün bu tespitleri yapan ilim erbabının sahaya mesafeli bir yaşamı tercih etmesi de yine benzeri bir ikilemdir.

Hülasa madem hepimiz yorulduğumuzun, tükendiğimizin, dönüştüğümüzün farkındayız, o halde artık tespiti diğer bir ifadeyle sızlanmayı bırakıp iş yapmaya koyulalım. Konuşmalarımız tespiti değil, tedaviyi içersin. Biz bu işi nasıl çözeriz diye başlayalım konuşmaya.

Yeniden sıvayalım kolları. Sokak sokak, mahalle mahalle adımlayıp insana dokunalım. Anlatalım tedavi yollarımızı. İtiraf etmek gerekir ki, bunu yaptıkça kendimizi de tedavi etmeye başlayacağız.