Fon krizinden yolsuzluk soruşturmalarına ve hatta sel felaketine kadar o kadar can sıkıcı, ruh bunaltıcı ve hatta ümit kırıcı haberlere maruz kalıyoruz ki, “biter mi bu dertler” türküsünü söylemeyi dahi unuttu zihinlerimiz.

Yerelde var olan manzara ile küreselinki farklılık arz etmiyor. Bugünü dününden iyiye gitmeyen, yarına ilişkin umudu kalmayan bir dünya fotoğrafı, bir insanlık dramı var karşımızda.

Kitlelerin u/mutsuzluğunu geçici süreyle eğlence tadında sönümleyen ve muhtemelen bu yüzden de son birkaç yıldır at yarışı sıklığına yükseltilen futbol müsabakaları da olmasa halimiz harap.

Romalı elitlerin ekmek ve sirk politikası gereği arenada sergilediği gladyatör dövüşlerini andırıyor manzara. Ölmeyecek kadar gıda (ekmek) ama bunu düşünmeyecek kadar da eğlence (sirk).

Bu beğeniyi satın alan çoğunluğun aksine salt tepkisel bir söylem geliştirmek değil hedefimiz. Aksine çoğunluğa söylemek istediklerimiz var. Bunu onun tercihine hakaret ederek, faraza futbolu aşağılayarak yapamayız elbette.

Tarihin her döneminde “durun ey kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyen birileri olmuştur. Gidişattan rahatsız olan ama gidişatı değiştirmek yerine kendini akışa bırakan çoğunluğa yaptığının hata olduğunu gösteren, tutup yakasından titreterek kendine getiren birileri. Hep birlikte bugünün dertlileri olarak bunu yapmaya, en azından bunun için çaba göstermeye ihtiyacımız var.

Vahşi kapitalist sistemin pompaladığı hazcı (hedonist) yaşam tarzı; bireyi özgürleştirmek bir yana öyle bir korunaksız hale getirdi ki, insanoğlu belki de tarihte hiç olmadığı kadar kaygının esareti altına girdi. “Başkası için yaşamak zorunda değilsin” denilerek tahrik edilen insan, bugün kim ve ne için yaşadığının cevabını veremez hale geldi.

Hâlbuki insan, yaratılış gereği, başkasına muhtaç olan ve kendi kendine yetemeyen bir varlık. İnsan kelimesinin “ünsiyet” kavramıyla ilişkilendirilmesi de buradan kaynaklanıyor. “Yalnızlık Allah’a mahsus, insan tek başına yaşayamaz” deniyor bunun için.

Birlikte yaşam; topluluk haline gelmek demektir. Topluluğun inşası için ise her bir bireyin kendinden ödün vermesi gerekir. Çok şey verir, az bir oranda alır ya da belki de hiçbir şey almayabilir, ama bir alışveriş döngüsüne girer. Zira toplum, bireylerin toplamından daha fazlasıdır.

İslam inancında, kişinin makbul olma kriterleri arasında, “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır” uyarısının hatırlattığı gibi, içinde yaşadığı toplumla kurulan ilişki vardır ki, bunun değerlendirme ölçütü olması tesadüfi değildir.

Medeniyet kelimesinin etimolojik hikâyesi bu anlamda bazı ipuçları verir. Şehir manasında kullanılan “medine” kelimesinden türetilen medeniyet kavramının kökünde “borçlu olma” haline atıf yapan “d-y-n” kelimesi vardır.

Dolayısıyla acziyeti ve eksikliğiyle diğerine muhtaç olan insan, henüz doğarken borçlu olarak dünyaya gelmiştir. Bunun için İslam felsefesinde şehir, yaratılanın Yaratıcı’ya ve diğer insanlara borcunu ödediği yerdir. Medeni insanlarda borcunun idrakinde olan ve bunu yüklenen kimselerdir. Medeniyet bunun üzerine inşa edilir. Farabi’nin Medinet’ül Fazıla’da erdemli şehri tarif ederken “sakinlerinin birbirleriyle yardımlaştığı şehir” demesi bununla bağlantılıdır. Kişi, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına odaklandıkça ve bunu dertlendikçe beşerden insana doğru yolculuk yapmaya, “zoonpolitikon” ya da “halife” olmaya başlamaktadır.

Topluluğun kökeni ve kaderi üzerine yazan Esposito’nun Communitas’ında ortaya koyduğu etimolojik yaklaşım da benzer bir içeriği haber verir. Esposito, topluluk anlamına gelen community’deki “munus” ekini yükümlülük ve alışveriş anlamlarıyla yorumlar. Topluluk içerisinde var olan insan, kendinde olandan feragat etmek zorundadır. Topluluğa girmek ne denli kaçınılmaz ise bu ilişkinin sonucunda ötekinin olumlu ya da olumsuz etkisine açık hale gelmek de o denli kaçınılmazdır.

Peki, biz bu konuya niye bu istikametten giderek girmeye çalışıyoruz?

Fonculardan, transfercilerden, merhametsizlerden şikâyet eden toplum; aynaya baksın istiyoruz! Toplumu oluşturan herkes, bir aynaya baksın bakalım, içinde yaşadığı toplum için bugüne kadar ne verdi?

Vermeden almak kul işi değildir. Bunu yapmaya çalışan zalim olur!

İnsan olmanın gereği mecburi girilen bu alışveriş döngüsünde “bu toplumdan ne aldık, karşılığında bu topluma ne verdik” sorusunu herkes sormak zorundadır.

Borcunu ödeme korkusuyla alışverişten kaçınan, yani muhatap olmamak için insan içine karışmayan, bir yetimin ya da bağımlılık girdabına düşmüş bir gencin elinden tutmayan, sözde steril dünyasında kurduğu haz atmosferinde adeta kendine karantina hayatı yaşatan modern insan, psikopatolojik bir vakıa olma yolunda hızla ilerliyor. Bunun faturası ise parçaya değil, bütüne yansıyacak elbette.

Toplum durağan değildir, yaşayan organizma gibidir, dinamiktir.

Şayet iyi ve erdemli insanlar toplumu iyiliğe sevk edecek bir şeyler yapmıyorsa bunun anlamı o toplumda borcunu unutanların, borcunu ödemek istemeyenlerin sayısı artıyor demektir. Böylesi bir toplum gayri medeni ve zalim bir topluluktur ki; “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez”.

Onun için herkes, aynaya bakmalı; çürümeyi dışarıda değil, evinde aramalıdır. Kaybettiğimiz anahtarı doğru yerde aramak ilk vazifemizdir.