İnsan bazen hayatını yeniden kurmak için büyük cümlelere ihtiyaç duyduğunu sanıyor. Oysa çoğu zaman büyük cümlelerin değil, küçük hatırlatmaların peşine düşmek gerekiyor. Çünkü hayat dediğimiz şey, büyük kararların olduğu kadar küçük tercihlerin, zamanında söylenmiş bir sözün, susulmuş bir cümlenin, kalkılmış bir masanın ve zihnin içinde defalarca tekrarlanmış düşüncelerin toplamından meydana geliyor.
Belki de insanın kendisine zaman zaman bir yol haritası çıkarması gerekiyor. Ne yapacağını söyleyen bir harita değil bu; daha çok neyi yapmayacağını, nerede duracağını, hangi masadan kalkacağını, neyi içinde tutacağını ve hangi yöne doğru yürüyeceğini hatırlatan bir usul. Çünkü bugün insanın en büyük problemlerinden biri yolunu kaybetmekten ziyade, “herkesin yoluna bakmaktan kendi yolunu görememek.”
Herkes bir şey söylüyor. Herkes bir hayat öneriyor. Herkes nasıl yaşanması gerektiğini biliyor. Sosyal medya çağında insan yalnızca kendi hayatını yaşamıyor; başkalarının hayatlarının da seyircisi oluyor. Başkasının evi, arabası, tatili, ilişkisi, kariyeri, çocuğu, sofrası, başarısı ve hatta mutluluğu sürekli gözümüzün önünde. Böyle bir çağda insanın kendisine söylemesi gereken ilk şey belki de şu: “Kendi hikâyeni başkasının hikâyesinin dipnotu hâline getirme.”
Aslında bir araba arkası sözün de ifade ettiği gibi her şey aslında o kadar basit: “Herkes kendi masalında güzel.” Fakat bu basit görüntünün üzerinde biraz durunca hayatın belki de en önemli, en can damarı meselelerinden birine dönüşüyor bu yalın söz. Çünkü herkes kendi masalının merkezinde. Kendi yaraları, kendi korkuları, kendi imkânları, kendi kayıpları ve kendi zamanıyla yaşıyor. Başkasının masalındaki kahramanı kendine ölçü almak, insanı daha en başından yanlış bir kıyasın içine sokuyor. Kendini başkalarıyla değil, dün olduğun insanla karşılaştırmak belki daha sahici. Bugün dünden biraz daha sakin misin? Biraz daha ölçülü müsün?Biraz daha ne istediğini biliyor musun?Bir insanın hayatındaki gerçek ilerleme bazen bunlardan ibarettir.Üstelik sahip olduğumuz her şeyi herkesin bilmesine de gerek yok.
İçinde bulunduğumuz çağ, insanı kendisini sürekli sergilemeye teşvik ediyor. Ne yaptığımızı ne aldığımızı, nereye gittiğimizi, kimleri tanıdığımızı ne kadar kazandığımızı ne kadar bildiğimizi göstermek neredeyse bir zorunluluk hâline geldi. Oysa insanın kendisine ait bir mahremiyet alanı olmalı. Bilginin de imkânın da gücün de bir mahremiyeti vardır. Ekmek alacakmış gibi davran ama fırın sahibi olduğunu bilmesinler.Bu sözün içinde yalnızca tevazu yok; aynı zamanda “ölçü” var.
Her imkânını ortaya dökme. Her bildiğini anlatma. Her tanıdığını sayma. Her gücünü gösterme. Çünkü insanın kendisini sürekli ispat etmeye çalışması, çoğu zaman sahip olduklarının değil, sahip olduklarına dair güvensizliğinin işaretidir. Gerçekten güçlü olan insan, gücünü sürekli ilan etmek zorunda değildir. Tuz menüde yazmaz. Eksik olduğunda hissedilir. Belki insan olmanın inceliklerinden biri de budur: “Her şeyi görünür kılmadan değer üretebilmek.” Bazı şeylerin kıymeti yokluğunda anlaşılır. Bazı insanların da.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken başka bir şey var. Değerinin bilinmediği yerde kendini tüketerek görünür olmaya çalışmak da bir tür yanılgıdır. İnsan bazen bir masada kendisini anlatmak, ispat etmek, kabul ettirmek için gereğinden fazla çaba harcar. Oysa bazı masalarda yapılacak en doğru şey konuşmak değil, kalkmaktır. Değerinizin bilinmediği her masadan zarafetle kalkın.
Fakat “kalkmak” öfkeyle kapıyı çarpmak değildir. Her ayrılığı bir savaşa dönüştürmek değildir. Kendisine değer verilmediğini düşünen insanın en büyük sınavlarından biri, bunu başkasını küçülterek kanıtlamaya çalışmamaktır. Zarafet biraz da budur. Kalkarsın. Teşekkür edersin. Arkanı dönersin. Ve bir daha dönmezsin. Çünkü insanın kendisine duyduğu saygı, başkasının ona verdiği değerden önce gelir.
Her masada oturmak zorunda değiliz. Her davete gitmek, her tartışmaya girmek, her insanı ikna etmek, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek, her ithama cevap vermek zorunda değiliz. Hayatın ilerleyen zamanlarında insanın öğrendiği en önemli şeylerden biri belki de “her şeye cevap vermemenin de bir cevap olduğudur.” Fakat bütün bunların yanında insan kendisine karşı da dürüst olmalı. Çünkü bizi yanıltan yalnızca başkaları değildir. Bazen kendimizi de yanıltırız.
İnsan yanlış insanlara güvenebilir. Yanlış kararlar verebilir. Bir kapıyı gereğinden fazla çalabilir. Olmayacak bir şeyin olmasını bekleyebilir. Bir insanın değişeceğine inanabilir. Kendisinin haklı olduğundan fazlasıyla emin olabilir. Bunların hepsi mümkündür. Yanıldığın kısmı boş ver. Herkes yanılır. Asıl mesele, yanıldığın yerden ne öğrendiğindir. Bir insanı aynı yerden ikinci kez kandırmak kolay olmamalı. Aynı hataya aynı biçimde yeniden düşüyorsan, mesele artık yalnızca karşı tarafın niyeti değildir; senin öğrenme biçiminle de ilgilidir. Hayatın bütün tecrübeleri biraz böyledir. Başımıza gelenleri değiştiremeyiz ama onlardan ne çıkaracağımıza karar verebiliriz.
Bir kırgınlık bize sınır koymayı öğretebilir. Bir kayıp, sahip olduklarımızın kıymetini gösterebilir. Bir ihanet, güvenin ne olduğunu öğretebilir. Bir başarısızlık, yeteneğimizden çok yöntemimizi sorgulatabilir. Bir yanlış insan, doğru insanı ayırt etmeyi öğretebilir. Dolayısıyla insanın geçmişine bakarken yalnızca, “Nerede hata yaptım?” diye sorması yetmez. Bir de şunu sormalı: “Buradan ne öğrendim ve artık nasıl farklı davranacağım?” Çünkü tecrübe, yaşadıklarımız değildir yalnızca. Tecrübe, yaşadıklarımızdan zihnimizde kalan düzenlenmiş bilgidir. Bu yüzden zihni yönetmek meselenin merkezinde duruyor.
“Zihnini yönet ya da o seni yönetir.”Basit bir cümle ama çağımızın belki de en ciddi meselelerinden biri. Çünkü bugün insanın zihni hiç olmadığı kadar fazla uyarana maruz kalıyor. Bildirimler, haberler, görüntüler, tartışmalar, reklamlar, başkalarının hayatları, korkular, beklentiler, gelecek kaygıları... İnsan kendi zihninde misafir gibi yaşamaya başlayabiliyor. Ne düşüneceğine kendisi karar vermeden düşünceler zihnine doluyor. Ne hissedeceğine karar vermeden başkalarının duyguları ona bulaşıyor. Ne isteyeceğini bilmeden toplumun arzuları onun arzusu hâline geliyor. Bu yüzden zihinsel disiplin artık bir lüks değil, bir hayat becerisi. Her gördüğüne inanmayacaksın.Her duyduğuna cevap vermeyeceksin.Her düşündüğünü gerçek kabul etmeyeceksin.Her hissettiğini eyleme dönüştürmeyeceksin.
Bazen zihninden geçen bir düşüncenin yalnızca zihninden geçen bir düşünce olduğunu bileceksin. İnsan biraz da düşünceleriyle arasına mesafe koyabildiği ölçüde özgürleşiyor. Ve bütün bunların üzerinde başka bir hakikat var: “Yaptığımız hiçbir şey yalnızca bize ait değil.” Attığımız her adım bir iz bırakıyor. Söylediğimiz bir söz bir başkasının hafızasında yıllarca kalabiliyor. Bir çocuğa söylediğimiz cümle onun kendisine bakışını değiştirebiliyor. Bir çalışanın emeğini küçümsemek, onun meslek hayatında görünmez bir yara bırakabiliyor. Bir dostun zor zamanında yanında olmak ise belki onun hayatının en karanlık günlerinden birini aydınlatabiliyor.
Hiçbir hayat başkasından tamamen bağımsız değil. İnsan, başkalarının hayatına değerek yaşıyor. Bu yüzden mesele yalnızca “Ben ne olacağım?” sorusu değil. Bir de: “Ben başkalarının hayatında nasıl bir iz bırakacağım?” sorusudur. Belki geleceğe dair asıl sorumuz da budur. Çünkü gelecek yalnızca daha fazla kazanmak, daha çok bilmek, daha yüksek bir mevkiye gelmek veya daha konforlu yaşamak değildir. Gelecek, nasıl bir insan olarak oraya vardığımızla ilgilidir. Yol kadar usul de önemlidir. Nereye gittiğin kadar nasıl gittiğin. Kime dönüştüğün kadar kimleri dönüştürdüğün. Neyi kazandığın kadar neyi kaybetmediğin. Çünkü insan hayatın sonunda elinde biriktirdikleriyle değil, geride bıraktığı izlerle de sınanacak. Belki bu yüzden kendimize küçük bir yol usulü belirlemeliyiz: Her şeyi anlatma. Her masada oturma. Her söze cevap verme. Her yanılgıyı bir yenilgi sayma. Zihnini başıboş bırakma. Sahip olduklarını göstererek değer kazanmaya çalışma.
Değerini bilmeyen yerde kendini tüketme. Başkasının masalına bakarak kendi hikâyenden utanma. Ve en önemlisi, geçtiğin yerlerde senden geriye ne kaldığına dikkat et. Çünkü hayat, insanın kendisine kurduğu kadar başkalarının hafızasında da kurduğu bir şeydir. Bir gün geriye dönüp baktığımızda belki bütün yolların nereye çıktığını anlamayacağız. Bazı kapıların neden açılmadığını, bazı insanların neden hayatımıza girip çıktığını, bazı kayıpların neden yaşandığını da tam olarak çözemeyeceğiz. Fakat şunu bilebiliriz: Kendi yolumuzu yürüdük. Usulümüzü kaybetmedik. Yanıldık ama öğrendik. Kırıldık ama kabalaşmadık. Değerimiz bilinmediğinde kendimizi değersiz sanmadık. Gücümüz olduğu hâlde her yerde göstermedik.
Zihnimizi başkalarının ellerine bırakmadık. Ve geçtiğimiz yerlerde, mümkün olduğunca iyi bir iz bıraktık. Belki iyi bir hayatın bütün sırrı bundan daha karmaşık değildir. “Kendine bir yol bul. O yolda bir usul edin. Ve yürürken ardında iyi bir iz bırak.” Gerisi biraz zaman, biraz sabır, biraz da kaderdir. Hoşça bakın zatınıza…