Koyun çıngıraklarının çıkardığı sesler içerisindeydi lüks site.
Dört tarafı dağlar, köyler,
Sürülmüş araziler.
Toplanmış ekinler.
Bu pastoral tabloyu tehdit eden azman apartmanlar.
Asfalt yolda araçların ezdiği dev yılan.
Onunda bir eşi ve çocukları, yuvası var,
Beyhude bekleyecek ailesi, yolunu.
İnsanoğlu doğal çevresine öylesine hırslı, öylesine düşman.
Siteye arazilerini satan köylüler yine de mutlu değiller,
Satıp kurtulmuş, apartmandan birkaç daire alarak, kira gelirleri ile yan gelip yatmaktadırlar,
Ancak öfkelidirler müteahhit kadar kazanamadıkları için.
Ölü yılan yıllar önce gittiğim Kıbrıs’ta rastladığım canlı karayılanları anımsattı.
Sene 1984.
Omorfo’daki denize sıfır otelin bahçesinde, sahilde, yollarda ellerini kollarını sallayarak dolaşmakta idiler; o fazla uzun olmayan, tombula yakın insandan kaçmayan karayılanlar.
Adaya Makarios’un getirdiğini anlattılar lakin öyle bir tarihsel kanıt yok.
Bu tamamen bir efsane.
Karayılanlar ve diğer yerel yılan türleri Kıbrıs'ın doğal faunasının bir parçası ve milyonlarca yıldır adada yaşamaktadırlar.
Demek ki kimse onları öldürmemiş, ekolojik denge gözetilmiş.
Tarla farelerini yiyip ekinleri zararlılardan koruma görevleri olan birer tarım jandarması olarak dolaşmaktadırlar.
Tarım insanlarımız, gördükleri yerde yılanları öldürürler oysa.
Kadıköy Moda’daki Fransız kolejinin ecnebi öğretmeni de, bizim yok edeceğimizi anlamış ki; yüz yıl önce topladığı yılan ve kuşları tahnit etmiş, bugün sergilenmekte.
Bir yok etme, soyunu tüketme, doğal olanı bitirme hırsımız bulunmakta.
Almanya’da da kırsal kesimde yeşil çimenler üzerinde çok fazla fare dikkatimi çekmişti,
“Bunları neden temizlemiyorlar” dediğimde,
Çevremdekiler, “burada DDT yasak, onları yok ederken başka canlılara zarar verilmesini istemediklerinden, doğal yaşamı korumaktalar” dediler.
Toplumsal ahlâkın kuralları aslında bunlar.
Çevreye zarar vermemek, doğaya saygılı olmak.
Yozgat’taki Cehirlik Laleleri bir masal kadar güzeldi,
Korumak için para cezası konsa da,
İnsanlar köklerine asılıp çıkarıp götürmekte idiler.
İyi de o özel şakayıklar yüzyıllardır sadece orada açmakta idiler,
Sizin bahçenize kök salabilirler mi?
Çocukluğumdan beri, dedemin babamın çok sevdiği Beykoz’un doğal içme suları birer birer haramiler tarafından çalındı.
Kavacık’taki “Yazıcı” suyunu yok ettiler.
Hırsızın biri evine aldı.
Karlı Tepe yakınlarındaki “Simitin Suyu” da aynı akıbete uğradı.
En son benim ve çocuklarımın, torunlarımın aşinası olduğumuz tarihi “Dereseki Suyu”, ki “Karakulak Suyu”nun kardeş koluydu.
Bir hayırsever güzel bir çeşme yaptırdı, Beykoz korusunun yakınında,
İki çeşmesi mümkünü yok tıpa tutmuyordu,
Öylesine gürül gürül akan çeşme bir gün gittik ki susmuş, çağıltısı kesilmiş.
Çöldeki serap bitmiş.
Yanında yapılan lüks sitenin uyanık hırsızları her zaman olduğu gibi halkın suyunu yine çalıp yok etmiş.
Beykoz’un ormanlarını çalmayan kalmadı zaten,
Ağaçları kesip, kendilerine ev yapan vandallara dedem, babam, ben, çocuklarım, torunlarım şahit olduk.
100 yıldır değişen bir şey olmadı.
Hırsızlar, hırsızları doğurdu,
Kaç nesil haramla zehirlendi,
Halkın hakkı talan edildi, halen de sürmekte talan,
Şimdi belediye başkanlarının, yöneticilerin büyük yolsuzluklar yapmasına şaşırmıyoruz.
Depremde ölenlerin arkada kalan boynu bükük yakınlarının yıkılan evlerinin bir an önce yapılabilmesi için toplanan milyarlarca lirayı, halkın şarkıcıdan şeyh yaptığı kişiler yemiş, kumar oynamış, çalıp çırpmış.
Ahbap Başkanı, kimi iş adamlarını dolandırmış;
“Ben Türkiye’nin en güvenilir kişisi seçilmekteyim her yıl” deyip, öyle kandırmış iş insanlarını.
Böyle halka böyle siyasiler, sanatçılar aslında çok anormal değil de,
Unutup şaşırıyoruz işte.