‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
Çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…
Aileyi düşünün. Komşuluğu düşünün. Usta-çırak ilişkisini düşünün. Mahalle kültürünü, imeceyi, söze güveni, büyüğe hürmeti, küçüğe merhameti, vatan ve millet için sorumluluk hissetmeyi düşünün. Bunların hepsinin aynı ölçüde devam ettiğini söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Şimdi asıl soruyu soralım: Bunların her biri birbirinden bağımsız biçimde mi zayıfladı, yoksa aynı dönüşümün farklı sonuçlarıyla mı karşı karşıyayız?
Kanaat zayıfladığında tüketim güçleniyor. Dayanışma zayıfladığında yalnızlık büyüyor. Mahalle ortadan kalktığında insanın dayanacağı sosyal çevre küçülüyor. Aile zayıfladığında sorunları karşılayacak ilk koruma hattı kayboluyor. Güven azaldığında daha fazla sözleşmeye, daha fazla denetime, daha fazla bürokrasiye ihtiyaç duyuluyor. Üretim kültürü gerilediğinde tüketmek başarı göstergesine dönüşüyor.
Bunların her birini ayrı ayrı problem olarak ele alırsanız yıllarca sonuçlarla uğraşırsınız.
Oysa mesele yapraklarda değil, köktedir.
Bir ağacın yaprakları sarardığında yaprakları yeşile boyamak ağacı kurtarmaz. Toprağa bakarsınız. Suya bakarsınız. Köke bakarsınız. Toplumda da böyledir. Bağımlılık artıyor diye yalnızca rehabilitasyon merkezi açmak, aileler dağılıyor diye yalnızca danışmanlık merkezi kurmak, gençler işsiz diye yalnızca yardım programları hazırlamak, yoksulluk büyüyor diye daha fazla koli dağıtmak gerekli olabilir; fakat yeterli değildir. Asıl soru şudur: Bu sonuçları hangi sistem üretiyor?
Biz yıllardır çoğu zaman sonucu yönetiyoruz.
Sebebi üretmeye devam eden düzen ise yerinde duruyor.
Daha önemlisi gençlere kızıyoruz. “Gençler değişti” diyoruz. Peki gençleri kim yetiştirdi? Hangi aile düzeni, hangi okul, hangi medya, hangi ekonomik sistem, hangi dijital dünya, hangi rol modeller?
Bir çocuğa paylaşmayı anlatıp hayatı bütünüyle bireysel rekabet üzerine kurarsanız paylaşmayı değil rekabeti öğrenir. Gence kanaati öğütleyip günün yirmi dört saati tüketim mesajı verirseniz nasihat değil reklam kazanır. “Milletini sev” deyip ona milleti için üretme, sorumluluk alma ve fayda oluşturma alanı açmazsanız aidiyet zamanla yalnızca söylenen bir kelimeye dönüşür. İnsan yalnızca kendisine anlatılanlarla değil, içinde yaşadığı sistem tarafından yetiştirilir.
Toplum mühendisliğinin kurallarını iyi bilenler de bunu bilir.
İnsana sürekli “şöyle ol” demenize gerek yoktur. Onun yaşayacağı sistemi öyle kurarsınız ki zaman içerisinde istediğiniz davranış biçimi kendiliğinden gelişir.
Eğitimi değiştirirsiniz, kültürel referansları değiştirirsiniz, başarı ölçülerini değiştirirsiniz, tüketim alışkanlıklarını değiştirirsiniz, rol modelleri değiştirirsiniz. Aileden mahalleye, ekonomiden medyaya kadar aynı yönde çalışan yüzlerce küçük değişiklik büyük bir toplumsal değişime dönüşür.
Ben milletimizin üzerinde de yıllar içerisinde böyle bir dönüşümün etkilerinin oluştuğunu düşünüyorum. Bunun her aşamasını tek bir merkezden yönetilmiş tek parça bir plan gibi göstermek doğru olmaz. Fakat kullanılan yöntemlerin toplum mühendisliği mantığıyla büyük ölçüde örtüştüğünü görmezden gelmek de mümkün değildir.
Sonuç ortadadır: Kendi değerlerinden uzaklaşan, tarihini yeterince bilmeyen, tüketmeye üretmekten daha fazla teşvik edilen, ailesiyle ve mahallesiyle bağları zayıflayan, bireysel başarının toplumsal sorumluluğun önüne geçtiği yeni bir insan tipiyle karşı karşıyayız.
Burada yapılabilecek en büyük hata sadece şikâyet etmektir.
Çünkü eğer bir toplumu dönüştürmek için sistem kullanılmışsa onu yeniden güçlendirmenin yolu da sistem kurmaktır. (Devamı var)