Tarih bazen tek bir savaşla değil, aynı anda farklı cephelerde yaşanan savaşların birbirine bağlanmasıyla yön değiştirir. Bugün Gazze'den Keşmir'e, Sudan’a, Yemen'den Arakan'a uzanan geniş coğrafyada yaşananlara bu gözle bakmak gerekiyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu krizler, aslında küresel güç mücadelesinin bilindik senaryosunun farklı sahneleridir. Ortak nokta ise değişmiyor: İslam dünyası insani bedel başta tüm bedelleri öderken, küresel aktörler yeni dünya düzeninin sınırlarını ve kurallarını yeniden belirliyor.
Bu tablonun en çarpıcı örneği şüphesiz Gazze'dir. Yaklaşık üç yıldır süren savaş sonunda HAMAS tek başına direnmeye devam ederken fiili olarak yalnız bırakılmış durumda. Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) öncülüğünde gündeme getirilen yol haritası, HAMAS'ın silahsızlandırılması ile İsrail'in kademeli çekilmesini aynı pakette ele almaktadır. Ancak tarafların üzerinde uzlaşamadığı temel mesele hâlâ ortadadır. Önce silahların mı bırakılacağı, yoksa önce işgalin mi sona ereceği sorusu cevapsız kaldığı sürece diplomatik girişimlerin sahadaki gerçekliği değiştirmesi kolay olmayacaktır. İsrail'in saldırıları sürerken Gazze halkı ise açlık, susuzluk ve yıkım altında hayatta kalma mücadelesi vermeye devam etmektedir.
Bugün HAMAS'ın karşı karşıya olduğu asıl sorun yalnızca askeri değildir. Hareket ilk kez savaş sonrası Gazze'nin nasıl yönetileceği sorusuyla yüzleşmektedir. Silahlı direnişten siyasi aktör kimliğine evirilmesi yönündeki uluslararası baskı her geçen gün artarken, İsrail ise HAMAS'ın tamamen ortadan kaldırılması hedefinden vazgeçmiş görünmemektedir. Bu nedenle ateşkes ihtimali güçlense bile kalıcı barışın kısa vadede mümkün olacağına dair güçlü işaretler bulunmamaktadır.
Bölgemiz için kritik bir başka başlık ise İran ile ABD arasında yaşanan savaştır. Haziran ayında doğrudan askeri çatışmaya dönüşen süreç sonrasında taraflar diplomatik kanalları açık tutmaya çalışsa da ABD’nin yoğun saldırıları hala devam ediyor. Hürmüz Boğazı, enerji güvenliği ve bölgesel vekil güçler üzerinden sürdürülen mücadele artık klasik bir savaş görüntüsünden çıkmış, kontrollü bir yıpratma stratejisine dönüşmüştür. Washington askeri seçenekleri masada tuttuğunu vurgularken Tahran da geri adım atmayacağını göstermektedir. Dolayısıyla savaş tamamen sona ermiş değil, sadece yöntem değiştirmiştir. Bunun etkisi ise yalnızca Orta Doğu ile sınırlı kalmamakta; enerji fiyatlarından deniz ticaretine, küresel enflasyondan uluslararası yatırım kararlarına kadar geniş bir alanda hissedilmektedir.
Dünyanın gündeminde geri plana düşen Yemen ise sessiz fakat derin bir parçalanma yaşamaktadır. Husilerin Kızıldeniz'deki etkisi bölgesel dengeleri değiştirecek seviyeye ulaşırken ülkenin kuzeyi ve güneyi farklı siyasi yapılar altında şekillenmektedir. Düşük yoğunluklu görünen çatışmalar aslında devlet otoritesinin yeniden kurulmasını engellemekte, Yemen'i bölgesel güç rekabetinin sürdüğü uzun soluklu bir vekâlet savaşına dönüştürmektedir.
İç savaş girdabına sürüklenmesi için hem de komşu İslam ülkelerinin her türlü oyun kurduğu Sudan ise istikrara hasret biçimde çabalayıp durmaktadır.
Benzer şekilde Güneydoğu Asya'da yaşanan Arakan meselesi de yalnızca bir göç sorunu değildir. Malezya'nın binlerce Arakanlı Müslüman’ı Myanmar'a geri göndereceği iddiaları bile o bölgedeki trajediyi gözler önüne seriyor. Yıllardır zulümden kaçan insanların güvenli koşullar oluşmadan geri gönderilmesi, uluslararası hukukun yanı sıra insani değerler açısından da ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Nepal’in Hindistan sınırında yaşayan Müslüman azınlığa dönük başlatılan sistemli saldırıların gün geçtikçe şiddetini artırması da başka bir endişe kaynağına dönüşmektedir.
Dünyanın dikkatinden uzak kalan bir diğer kırılma noktası ise Keşmir'dir. Bu bölgede yaşanan zulüm sebebiyle Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilim yeniden yükselmektedir. Su kaynakları, sınır güvenliği ve nükleer caydırıcılık ekseninde şekillenen bu kriz yalnızca iki ülkenin meselesi değildir. Keşmir, Asya'nın geleceğini belirleyecek en önemli jeopolitik fay hatlarından biri olmayı sürdürmektedir. Bölgede devam eden güvenlik uygulamaları, siyasi baskılar ve kronikleşen istikrarsızlık, sorunun hâlâ çözüme kavuşamadığını göstermektedir.
Bütün bu gelişmelere birlikte bakıldığında karşımıza çıkan tablo nettir. Yeni dünya düzeni kurulurken Müslüman coğrafya çoğu zaman karar veren değil, hakkında karar verilen konumdadır. Gazze'de sınırlar yeniden şekillendirilirken, İran üzerinden yeni güvenlik mimarileri inşa edilmekte; Yemen enerji koridorlarının pazarlık masasına dönüşmekte, Arakan insan haklarından çok güç siyasetinin konusu hâline gelmekte, Keşmir ise Asya'nın büyük hesaplaşmasının bekleme odasında tutulmaktadır.
Buna rağmen İslam ülkeleri ortak bir stratejik vizyon geliştirmek yerine çoğu zaman krizlerin peşinden sürüklenmektedir. Oysa mesele yalnızca mazlumlara yardım ulaştırmak değildir. Asıl çözüm ve ihtiyaç, ortak dış politika üretebilen, ekonomik bağımsızlığını kazanan, savunma sanayi dâhil her alanda iş birliği yapabilen ve uluslararası diplomaside ortak ağırlık merkezi oluşturabilen yeni bir İslam ülkeleri birlikteliği ve dayanışmasıdır.
Aksi hâlde coğrafyalar değişecek, krizlerin isimleri değişecek, aktörler değişecek ancak Gazze'nin yerini başka bir şehir, Yemen'in yerini başka bir ülke, Arakan'ın yerini başka bir mazlum halk alacaktır. Fakat değişmeyen gerçek şu olacaktır: Müslümanlar, yeni dünya düzenini kuran değil; onun sonuçlarının en ağır bedelini ödeyen toplumlar olmaya devam edecektir.
Ne demişti Lübnanlı Halil Cibran; “Boynu kılıçla kütük arasında sıkışan millete yazık.”