Sonunda herkes kendi yalnızlığına, kendi hikâyesine dönüyor. Bir araya gelmenin iyi gelen bir tarafı var. Hatta biraz da uyuşturuyor insanı. Birkaç saatliğine kendi derdinden uzaklaşıyorsun. Bir konu açılıyor, eski bir hatıra anlatılıyor, bir kıssanın peşine düşülüyor. Hele aranızda anlatmayı bilen, nüktedan biri varsa, sohbet uzadıkça uzuyor. Gülüyorsun, konuşuyorsun, bir şeyler unutuyorsun. O vakit gerçekten güzel geliyor.
Sonra herkes kalkıyor. Biri evine gidiyor, biri başka bir yere. Herkes kendi yoluna dönüyor. Bir süre sonra insan yine kendisiyle baş başa kalıyor. Güzel bir sohbetin böyle bir tarafı da var. Bazı şeyleri erteliyor. Derdini çözmüyor belki ama bir süreliğine başka bir yere koyuyor. Eve dönünce bıraktığın yerden devam ediyorsun. Çünkü hayatın gailesi, bütün o güzel sohbetlerden daha güçlü. Bir yerden sonra yine omuzlarına çöküyor. Bu böyledir.
Sonra araya mesafeler giriyor. Birinin işi çıkıyor, biri başka şehre gidiyor, biri uzaklara düşüyor. Biri göçüyor, biri ırağa düşüyor, biri yolda kalıyor. Eskisi kadar görüşemiyorsun. Telefonlar seyrekleşiyor, adresler değişiyor. Hayat biraz da böyle değil mi zaten? İnsanların birbirine yaklaşıp uzaklaşması, bazı insanların hayatına girip sonra çıkması, bazı yolların birleşip sonra ayrılması… Kimine bal şerbet, kimine kahır. Kimine keder, kimine keyif. Bu böyledir.
Bazen insan sadece önüne bakıp yalınkat yürümek istiyor. Ama tam o zaman yollar daha da engebeli oluyor. Sokaklar tenhalaşıyor. Telefonlar azalıyor. Aranıp sorulmadığın zamanlar oluyor. Bir bakıyorsun, eskiden hayatının içinde olan insanlar artık sadece hatıralarında duruyor. Buna da çok üzülmemek lazım. Çünkü her şey seninle ilgili değil. Hatta bazen öyle sanıyorsun ki herkesin uzaklaşmasının, her şeyin ters gitmesinin bir sebebi sensin. Oysa değil. Herkesin kendi hayatı, kendi derdi, kendi hesabı var. Herkes kendi payına düşeni yaşıyor.
Nasip ve kısmet de her zaman bal börek değil. İnsanın başına gelen güzel şeyler kadar kötü şeyler de hayatın bir parçası. Dayak da var, bela da var, musibet de. Kaybetmek de var, beklemek de, gecikmek de. Hayat tek kefeli bir terazi değil. Hep yokuş çıkmıyorsun. Hep aşağı da inmiyorsun. Bazen düzlükte yürüyorsun, bazen nefes nefese kalıyorsun. Bazen yanında insanlar oluyor, bazen kimse olmuyor. Hepsinden yeterince var. Biraz sohbet, biraz yalnızlık. Biraz kavuşma, biraz ayrılık. Biraz neşe, biraz keder. Sonunda yine insan kendi evine, kendi yoluna, kendi içine dönüyor. Belki hayat dediğimiz şey de biraz bundan ibaret. Bu böyledir.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi hayatındaki eksilmeleri hep kendisiyle açıklaması. Biri aramıyorsa “beni istemiyor” diyoruz, biri uzaklaşıyorsa “benden uzaklaştı” diye düşünüyoruz. Oysa herkesin içinde görünmeyen bir telaşı, yetişmeye çalıştığı bir hayatı var. İnsan bazen başkasının sessizliğini kendisine söylenmiş bir söz gibi duyuyor. Hâlbuki o sessizlik belki de sadece hayatın kendi gürültüsünden ibaret. Herkes biraz kendi derdinin içinde kaybolmuş durumda.
Bir de kalabalıkların içinde yalnızlaşmak var. Eskiden yalnızlık daha çok kimsenin olmaması gibi düşünülürdü. Şimdi insanın etrafında onlarca insan varken de yalnız kalabildiğini biliyoruz. Telefon rehberi dolu, mesaj kutusu dolu, sosyal medya kalabalık ama insan yine de akşam olduğunda kendi odasında kendi düşünceleriyle baş başa. Belki de bu yüzden güzel bir sohbet bu kadar iyi geliyor. İnsan sadece konuşmuş olmuyor; bir süreliğine başka insanların hayatına değiyor ve kendi hayatının dışına çıkıyor. Bir başkasının hikâyesini dinlerken kendi hikâyesinin ağırlığı azalıyor.
Zaman geçtikçe ilişkilerin de biçimi değişiyor. Bir zamanlar görüşmek için özel bir sebebe ihtiyaç duymazken, sonra herkesin hayatında görüşmeyi gerektirecek bir sebep aramaya başlıyorsun. “Müsait olunca görüşelim” cümlesi çoğu zaman bir görüşme planından çok iyi niyet ifadesine dönüşüyor. Kimse kimseyi tamamen terk etmiyor belki ama herkesin birbirine ayırdığı yer biraz küçülüyor. Hayat büyüdükçe insanın çevresi de garip bir şekilde genişlemiyor, daralıyor. Daha çok insan tanıyorsun ama daha az insanla gerçekten oturup konuşuyorsun.
Belki bunun biraz da yaşamakla ilgisi var. İnsan gençken hayatın hep çoğalacağını sanıyor. Daha çok insan, daha çok yol, daha çok hikâye… Sonra fark ediyorsun ki hayat biraz da eksilterek ilerliyor. Bazı insanlar gidiyor, bazı alışkanlıklar bitiyor, bazı kapılar bir daha açılmıyor. Ama bütün bunların içinde insan yine de bir yerlere tutunuyor. Bir akşam yemeğine, kısa bir telefon konuşmasına, ansızın gelen bir mesaja, bir dostun anlattığı eski bir hikâyeye… Küçük şeyler bunlar ama insanın hayatla bağını bazen büyük şeylerden daha çok onlar taşıyor.
Belki de mesele, bütün bunların değişmesini beklemek değil. Yakınlığın da uzaklığın da, kalabalığın da yalnızlığın da hayatın içinde olduğunu kabul etmek. İnsan her zaman yanında birilerini bulamayacak. Bazen kendi başına oturacak, kendi kendine düşünecek, kendi derdini yine kendisi taşıyacak. Sonra bir gün birileri gelecek, bir masa kurulacak, çaylar içilecek, eski bir hikâye anlatılacak ve insan yine biraz hafifleyecek.
Sonra herkes yine kalkacak. Ve hayat kaldığı yerden devam edecek.
Bu böyledir.
Hoşça bakın zatınıza…