Uluslararası siyaseti anlamak için devletlerin ne söylediğinden çok, söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeye bakmak gerekir. Çünkü siyaset, çoğu zaman kendi gerçekliğini kavramlarla örter. Güvenlik, barış, demokrasi, uluslararası hukuk ve istikrar gibi kavramlar, bir taraftan ortak bir siyasi dilin unsurları olarak kullanılırken diğer taraftan güç ilişkilerini meşrulaştırmanın araçlarına dönüşebilir. Aynı eylem, onu gerçekleştiren aktöre göre müdahale, karşı tarafın gerçekleştirdiği zaman saldırganlık olarak tanımlanabilir. Böylece hakikatin yerini, güçlü olanın olayları adlandırma ve anlamlandırma kudreti alır. Yemen’deki savaş, Trump ile Putin arasındaki enerji diplomasisi ve İran çevresinde şekillenen gerilimler, bu çelişkinin günümüzdeki en çarpıcı örnekleri arasında yer alıyor. İlk bakışta farklı coğrafyalara aitmiş gibi görünen bu gelişmeler, aslında aynı sorunun etrafında düğümleniyor: Küresel düzenin belirleyici gücü olma iddiasını sürdüren devletler, kendi çıkarları ile savunduklarını ileri sürdükleri ilkeler arasındaki çelişkiyi ne ölçüde yönetebiliyor?

Bu soruyu yalnızca güncel diplomatik gelişmeler üzerinden değil, medeniyet, iktidar ve adalet kavramları üzerinden de düşünmek gerekiyor. Zira dış politika, askerî kapasite ve ekonomik çıkarların mekanik toplamından ibaret değildir. Aynı zamanda dünyanın nasıl tasavvur edildiği, hangi toplumların özne kabul edildiği ve hangi hayatların gözden çıkarılabilir görüldüğüyle ilgilidir. Yemen’de yıllardır devam eden savaş, askerî üstünlüğün siyasi iradeyi ortadan kaldırmaya her zaman yetmediğini gösteriyor. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun bombardımanları, abluka politikaları ve Yemen’in altyapısında meydana gelen yıkım, beklenen siyasi sonucu üretemedi. Buna karşılık çatışma, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerinden uluslararası ticaretin ve enerji güvenliğinin bir parçası hâline geldi.

Riyad’daki havaalanına yönelik saldırılarla birlikte savaşın Suudi Arabistan’ın gündelik hayatına, ulaşım ağlarına ve ekonomik işleyişine uzanan sonuçları daha görünür oldu. Yemen’den gelen misillemelerin bölgesel dengeler üzerindeki etkisi, uzun süre askerî bakımdan sınırlı bir aktör olarak değerlendirilen bir gücün, stratejik coğrafyayı kullanarak çok daha geniş bir alanda sonuç üretebildiğini ortaya koyuyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, saldırıların yalnızca sonuçlarına bakarak bir hükme varılamayacağıdır. Bir eylemi anlamlandırmak için onu ortaya çıkaran tarihsel bağlamı, öncesindeki müdahaleleri ve tarafların izlediği stratejileri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu yaklaşım, sivillere yönelik saldırıları mazur göstermek anlamına gelmez. Aksine, sivillerin hayatını esas alan bir adalet anlayışının bütün taraflara eşit biçimde uygulanmasını gerektirir.

Yemen örneğinde asıl sorun, uluslararası siyasetin kullandığı kavramların eşit bir ölçüye dayanmamasıdır. Güçlü aktörlerin gerçekleştirdiği askerî operasyonlar güvenlik ve meşruiyet çerçevesinde açıklanırken karşı tarafın eylemleri, çoğu zaman önceki gelişmelerden koparılarak değerlendirilir. Böylece çatışmanın başlangıcı sürekli geriye çekilir veya yalnızca güçlü tarafın belirlediği noktadan başlatılır. Sonuçta tarihsel bağlamın yerini, siyasi bakımdan kullanışlı bir anlatı alır. Medeniyet perspektifinden bakıldığında bu, yalnızca bir propaganda meselesi değildir. Aynı zamanda insanın ve toplumların hangi ölçülere göre değerlendirildiğiyle ilgilidir. Adalet, güçlü olanın kendi eylemlerine tanıdığı bir ayrıcalık olamaz. Uluslararası hukukun ve insan hayatının değeri, ancak siyasi çıkarlarla çatıştığı zaman da korunabiliyorsa anlam taşır.

Yemen’in stratejik önemini artıran ikinci unsur ise coğrafyadır. Babülmendep Boğazı, küresel ticaretin belirli geçitlere bağımlılığını gösteren kritik bir noktadır. Bu tür dar geçitler, askerî ve ekonomik bakımdan daha zayıf aktörlerin bile küresel sistem üzerinde etkili olabilmesine imkân tanır. Dolayısıyla Yemen’deki savaş, yalnızca bir ülkenin iç meselesi veya bölgesel bir güç mücadelesi değildir. Küreselleşmiş ekonominin kırılganlıklarını da açığa çıkaran bir krizdir.

Donald Trump yönetiminin Yemen savaşına doğrudan katılma konusunda ihtiyatlı davranması, Amerikan dış politikasının temel bir çelişkisini yansıtıyor. Washington, küresel düzenin belirleyici gücü olmayı sürdürmek istiyor; ancak bu konumun askerî, ekonomik ve siyasi maliyetlerini mümkün olduğunca sınırlamaya çalışıyor. Geçmişteki bombardımanların Ensarullah üzerinde kesin bir sonuç üretmemesi, İran’la daha geniş bir çatışma ihtimali, Amerikan mühimmat stoklarına ilişkin kaygılar ve yaklaşan seçimlerin ekonomik baskısı, bu tercihi anlamlandıran başlıca unsurlar arasında bulunuyor. Yemen’e yönelik yeni bir operasyonun petrol ve dizel fiyatlarını yükseltmesi, Babülmendep’teki deniz trafiğini daha fazla aksatması ve İran cephesindeki gerilimi büyütmesi, Washington açısından beklenen faydayı belirsizleştiriyor.

Burada hegemonya kavramının güncel bir dönüşümüyle karşılaşıyoruz. Küresel güç olmak, artık yalnızca askerî kapasiteye sahip olmak anlamına gelmiyor. Bu kapasiteyi hangi şartlarda kullanacağını, maliyetini kime yükleyeceğini ve karşılaşacağı sonuçları nasıl yöneteceğini hesaplamak da gerekiyor. Büyük güçler, her krize doğrudan müdahale ederek değil, müdahale seçeneklerini ve müttefiklerinin davranışlarını yöneterek de nüfuzlarını korumaya çalışıyor. Trump’ın bölgesel ortaklarından daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Avrupa’dan Ukrayna konusunda, Orta Doğu ülkelerinden ise bölgesel güvenlik meselelerinde daha fazla yük taşımalarının beklenmesi, ittifak ilişkilerinin niteliğini değiştiriyor. Müttefiklik, ortak güvenliğin ötesinde, büyük gücün maliyetlerini paylaşma düzenine dönüşebiliyor.

Türkiye açısından asıl mesele de burada ortaya çıkıyor. Bölgesel sorumluluk üstlenmek, kendi stratejik iradesini güçlendirmek anlamına mı geliyor, yoksa başka bir gücün belirlediği hedefler doğrultusunda daha fazla yük taşımak mı? Bu iki durum arasındaki fark, dış politikanın bağımsızlığını belirleyen temel ölçülerden biridir. Bir ülkenin askerî ve diplomatik kapasitesini geliştirmesi elbette önemlidir. Ancak kapasitenin hangi amaçla kullanıldığı, hangi siyasi hedeflere hizmet ettiği ve kararların kim tarafından belirlendiği daha da önemlidir. Stratejik özerklik, her konuda yalnız hareket etmek değil; başkalarının önceliklerini kendi çıkarlarıymış gibi benimsememeyi başarabilmektir. Trump ile Putin arasında enerji üzerinden gelişen temas, küresel siyasetin değişken niteliğini daha açık biçimde ortaya koyuyor. Rusya’yı yaptırımlarla sınırlandırmayı amaçlayan Batılı ülkeler, enerji fiyatları ve tedarik güvenliği söz konusu olduğunda kendi politikalarının maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltma politikası, Ukrayna savaşı sonrasında Moskova’nın gelirlerini sınırlamak ve Rusya’nın stratejik hareket alanını daraltmak gibi hedefler taşıyordu. Ancak bu tercihin ekonomik sonuçları, özellikle enerji fiyatlarının yükseldiği dönemlerde Avrupa toplumları üzerinde ciddi baskı oluşturdu. Bir tedarikçiden uzaklaşmak, başka tedarikçilere daha fazla bağımlı hâle gelmek anlamına geldiğinde, bağımsızlık iddiası yeni bir sorgulamaya açılıyor. Trump’ın Rus dizelinin uluslararası piyasalara sunulmasını kolaylaştıran yaklaşımı, bu çelişkinin somut bir örneği. Amerikan yönetimi, bir taraftan Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların siyasi hedeflerini koruduğunu ileri sürerken diğer taraftan iç piyasadaki enerji maliyetlerini düşürmek için Rus kaynaklarından yararlanmayı tercih edebiliyor.

Bu gelişme, uluslararası siyasette ilkelerin bütünüyle ortadan kalktığını değil, ekonomik ve siyasi önceliklerle karşılaştığında nasıl yeniden yorumlandığını gösteriyor. Yaptırımların amacı Rusya’nın savaş kapasitesini sınırlandırmaksa, enerji gelirlerinin yeniden artmasına imkân tanıyan düzenlemelerin uzun vadeli sonuçları da sorgulanmalıdır. Kısa vadede fiyatları düşürmeyi amaçlayan bir karar, başka bir cephedeki çatışmanın devamına katkıda bulunabilir. Ukrayna’nın itirazı da bu noktada anlam kazanıyor. Kiev açısından Rusya’nın enerji gelirlerinin korunması, Moskova’nın askerî kapasitesinin sürdürülmesi anlamına gelebilir. Washington ise enerji maliyetlerini ve iç siyasi baskıyı öncelikli görüyor. Aynı ittifakın tarafları, aynı savaşın sonuçlarına farklı pencerelerden bakıyor. Bu durum, ittifakların değişmez ahlaki birliktelikler olarak görülmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Devletler arasındaki yakınlaşmalar, ortak çıkarların devam ettiği ölçüde istikrar kazanır. Çıkarlar farklılaştığında ise dayanışma söylemi yerini pazarlığa, siyasi baskıya ve karşılıklı taviz arayışına bırakabilir. Avrupa’nın yaşadığı sorun yalnızca enerji fiyatlarından ibaret değildir. Asıl mesele, stratejik bağımsızlık iddiasının ne ölçüde hayata geçirilebildiğidir. Rusya’ya bağımlılığı azaltırken Amerikan enerji tedarikine daha fazla yönelmek, bağımlılığın ortadan kalkması değil, biçim değiştirmesidir. Gerçek bağımsızlık, yalnızca tedarikçi çeşitliliğiyle değil, ekonomik kararlarını siyasi baskıdan mümkün olduğunca bağımsız verebilme kapasitesiyle ölçülür.

İran ile Rusya arasındaki ilişkiler de aynı çıkar merkezli yapının bir parçasıdır. İki ülke, çeşitli alanlarda iş birliği geliştirebilir; ortak tehdit algıları doğrultusunda birbirlerine destek verebilir. Ancak bu durum, bütün meselelerde aynı hedeflere sahip oldukları anlamına gelmez. Devletlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiler, ahlaki yakınlıktan çok stratejik ihtiyaçlar ve karşılıklı beklentiler üzerinden şekillenir. Bu nedenle İran ile Rusya arasındaki iş birliğini değişmez bir blok olarak görmek yanıltıcıdır. İki ülkenin enerji, savunma teknolojileri ve bölgesel güvenlik konularındaki ilişkileri, yakınlaşmanın yanında kendi çıkarlarına dayalı farklılaşma ihtimallerini de barındırır.

Putin’in İran’ın zenginleştirilmiş uranyumuyla ilgili çözüm önerisini gündemde tutması, Moskova’nın diplomatik süreçlerde kendisine alan açma arayışının bir parçası olarak okunabilir. Rusya, bir taraftan Tahran’la ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Washington ile belirli konularda müzakere edebilecek bir konum elde etmeye çalışıyor. Bununla birlikte diplomatik girişimlerin varlığı, kendiliğinden barışın mümkün olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, bu girişimlerin hangi çıkarları uzlaştırdığı, taraflardan hangi tavizleri talep ettiği ve oluşturulan düzenlemenin ne ölçüde sürdürülebilir olduğudur. Müzakere masası, adaleti otomatik olarak üretmez; masanın etrafındaki güç dağılımı, tarafların seçenekleri ve anlaşmanın uygulanabilirliği sonucu belirler.

Bütün bu gelişmelerin gerisinde, yalnızca güçlerin rekabeti değil, dünyayı anlamlandırma biçimleri arasındaki mücadele de bulunuyor. Uluslararası siyasetin hâkim dili, çoğu zaman ekonomik büyüklüğü, askerî kapasiteyi ve teknolojik üstünlüğü temel ölçüler olarak kabul ediyor. Toplumların tarihsel tecrübeleri, siyasi hafızaları ve adalet talepleri ise bu ölçülerin gerisinde kalabiliyor. Medeniyet perspektifi, tam da bu noktada farklı bir soru sormayı gerektirir: Bir ülkenin güçlü olması, onun siyasi tercihlerini kendiliğinden meşru kılar mı? Ekonomik çıkarların korunması, başka toplumların güvenlik ve hayat hakkından daha mı önemlidir? Uluslararası düzen, yalnızca güçlü aktörlerin üzerinde uzlaştığı kurallardan mı ibarettir, yoksa güçsüzlerin haklarını da güvence altına alması gereken bir adalet arayışı mıdır?

Bu sorular, güncel siyasetin dışına taşan soyut tartışmalar değildir. Yemen’deki abluka, Ukrayna’daki savaş, İran çevresindeki gerilimler ve Avrupa’nın enerji bağımlılığı, bu meselelerin doğrudan sonuçlarını gösteriyor. Bir kararın ekonomik kazancı bir ülkede ortaya çıkarken güvenlik maliyeti başka bir toplumun üzerine yıkılabilir. Enerji piyasalarının istikrarı korunurken savaşın yıkımı devam edebilir. Diplomatik uzlaşma büyük güçlerin ilişkilerini yumuşatırken çatışmanın asıl taraflarından biri kendisini yalnız bırakılmış hissedebilir. Bu nedenle dış politika analizinin görevi yalnızca hangi devletin kazandığını belirlemek değildir. Kazancın hangi maliyetlerle elde edildiğini, maliyetlerin kimler tarafından ödendiğini ve ortaya çıkan düzenin ne kadar adil olduğunu da sorgulamaktır.

Yemen’den Ukrayna’ya, İran’dan Avrupa’nın enerji krizine uzanan gelişmeler, küresel düzenin çelişkilerini görünür kılıyor. Devletler güvenlik ve barış adına hareket ettiklerini söylerken ekonomik çıkarlarını, seçim hesaplarını ve stratejik üstünlüklerini korumaya çalışıyor. Dün yaptırımlarla sınırlandırılmak istenen bir ülkenin enerji kaynakları, bugün fiyatları düşürmenin aracı olarak yeniden gündeme gelebiliyor. Müttefiklik ilişkileri, ortak ilkeler kadar maliyet paylaşımının da konusu hâline geliyor. Askerî üstünlük ise siyasi sonuç üretmekte her zaman yeterli olmuyor. Bütün bunlar, uluslararası siyasetin yalnızca güç mücadelesinden ibaret olduğu sonucuna varmamızı gerektirmez. Aksine, gücün nasıl kullanıldığını, hangi kavramlarla meşrulaştırıldığını ve hangi toplumsal sonuçları doğurduğunu daha dikkatli değerlendirmemizi gerektirir. Çünkü siyasetin gerçekliği, resmî açıklamaların kusursuz görünen dilinde değil, bu açıklamalarla insanların yaşadığı hayat arasındaki mesafede ortaya çıkar.

Türkiye için de temel mesele, değişen ittifaklar arasında kendisine bir yer bulmaktan ibaret değildir. Asıl mesele, kendi tarihsel tecrübesini, coğrafi konumunu, ekonomik imkânlarını ve uzun vadeli güvenlik ihtiyaçlarını birlikte değerlendiren bağımsız bir siyasi muhakeme geliştirmektir. Başka ülkelerin önceliklerini anlamak önemlidir; ancak onları kendi önceliklerimizle karıştırmamak daha önemlidir. Dış politikada bağımsızlık, her krize müdahale etmek veya bütün ittifaklardan uzak durmak değildir. Bağımsızlık, hangi adımın hangi sonucu doğuracağını hesaplayabilmek, kısa vadeli kazançlarla uzun vadeli bağımlılık arasındaki farkı görebilmek ve siyasi kararları yalnızca güçlü olanın belirlediği kavramlarla değerlendirmemektir.

Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu temel soru, savaşın mı yoksa uzlaşmanın mı kazanacağı değildir. Asıl soru, kurulacak yeni dengelerin kimin güvenliğini sağlayacağı, kimin refahını koruyacağı ve kimin bedel ödemeye devam edeceğidir. Bir düzenin başarısı, yalnızca büyük güçlerin anlaşabilmesiyle ölçülemez. O düzenin dışında bırakılan toplumların hayatına, güvenliğine ve geleceğine ne sunduğuyla da ölçülmelidir. Çünkü uluslararası siyasetin hakikati, çoğu zaman anlaşmaların imzalandığı masada değil, o masada temsil edilmeyenlerin hayatında saklıdır. Güç, dünyayı değiştirebilir; fakat onu adil kılacağına dair bir güvence sunmaz. Bu güvence ancak gücün sınırlandırıldığı, çıkarların sorgulandığı ve adaletin siyasi tercihlerden bağımsız bir ölçü olarak korunabildiği bir anlayışla mümkün olabilir. Hoşça bakın zatınıza…