Yeni Osmanlıların 1860’ların ortasında başlayan muhalefet hareketinden esinlenerek 1889’da İttihad-ı Osmanî Cemiyeti kurulur. Bu cemiyet çevresinde oluşan muhalefet hareketi, Sultan II. Abdülhamid’in açtığı modern mekteplerde yetişen daha çok Batıcı, seküler ve pozitivist öğrenci ve bürokratlardan oluşur. Sultan Abdülhamid yönetimince yapılan baskıları bahane ederek yurt dışına firar eden ve Paris, Cenevre ve Mısır gibi yerlerde teşkilatlanarak fikir ve düşüncelerini basın yoluyla yaymaya çalışan daha çok Batı güdümlü bir aydın hareketidir. İttihad-ı Osmani Cemiyeti, 1905’de Paris’te faaliyet gösteren Ahmed Rıza’nın öncülüğündeki Jön Türk grubuyla birleşerek İttihat ve Terakkî Cemiyeti adını alır. Bu cemiyetin mensupları Yeni Osmanlılar da olduğu gibi yine devletin iyi idare edilmediğini, ekonomik sıkıntıdan dolayı halkın durumunun kötü olduğunu, hürriyet ve meşrutiyet fikrinin olmadığını, bunun için de meşrutiyet fikrini öne çıkararak padişahın şahsında, saltanatın, özellikle de hilafetin nüfuzunu ortadan kaldırmaya yönelik yayınlar yapar.

Ne var ki, Jön Türk hareketi daha çok yüksek mekteplerde neşvünema bulmuş olmasından dolayı halk nezdinde tabanı olmayan bir harekettir.

Jön Türklerin daha yerli bir muhalefet hareketi olan Yeni Osmanlılar’dan farkı, fikir ve düşünce bağlamında pozitivist-seküler yüzeysel ve yetersiz Batıcı bir hareket olmasıdır. Buna karşın Yeni Osmanlılar’dan belirgin farkı, siyasî mücadelede daha organize bir hareket oluşudur. Ağırlıklı olarak Makedonya menşeli ve Selanik merkezli olan İttihatçılık hareketi ise örgütlenme modeli olarak komitacılık temelli ve asker ağırlıklı bir harekettir.

Jön Türklerle İttihat ve Terakki arasındaki farka gelince; ciddi bir ayrım ve farklılıktan söz edilebilir. II. Meşrutiyet’in ilanından önce ve sonra Jön Türkler, kısmen de olsa İttihat ve Terakki’ye eklenmişlerse de 1908-1918’deki iktidar sürecinde ve sonrasında devam eden İttihatçılık hareketi içinde cemiyetin çekirdek kadrosuna dâhil edilmezler. İttihatçıların çekirdek kadrosu Makedonya menşeli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti (OHC) ağırlıklı olarak devam eder. Yine bu minvalde Jön Türklük bir fikir ve düşünce hareketi olmasına karşın, özellikle Makedonya hareketi olarak nitelenen ve Selanik, Manastır ve Kosova’yı kapsayan 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti fikir ve düşünceden daha çok bir komitacılık hareketidir. Kısacası, İttihat ve Terakki hareketinin merkez gücünü, omurgasını bir komitacılık hareketi olan ordu menşeli Makedonya hareketi oluşturur.

Bu bağlamda bir karmaşaya yer vermemek için şu hususa da açıklık getirelim: Paris’te Jön Türklerin lideri konumunda olan pozitivist Ahmed Rıza, II. Meşrutiyet’in ilanından itibaren İttihatçılarla birlikte hareket eder, hatta Meşrutiyet’ten sonra yapılan ilk seçimde İTC’nin listesinden mebus seçilerek II. Meşrutiyet’in Meclis-i Meb’ûsan’ında reislik görevine getirilir, fakat 1913’te İTC’nin tek başına iktidar olduğu dönemde artık Ahmed Rıza yönetim içinde yoktur. Buna karşın başlangıçta Paris’te Ahmed Rıza ile birlikte çalışmış olan Doktor Nazım, Doktor Bahaeddin Şakir ve Midhat Şükrü (Bleda) gibi üç ismin İttihatçılar içindeki yeri ve konumu oldukça önemlidir ve bu üç isim de OHC’nin kuruluşundan sonra cemiyete eklenmiş ve cemiyet içinde her daim etkin olmuş, hatta İTC’nin en üst kademesi olan Merkez-i Umûmî’de yer almışlardır. Bu üç ismin OHC’nin çekirdek kadrosunda yer alması kısmen de olsa Jön Türkler ile İttihat Terakki’nin aynı kategoride değerlendirilmesine sebebiyet vermiştir. (Bkz. İsmail Küçükkılınç, Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık, 2. baskı, Historia Yayınları, İstanbul 2018, s. 19-20). Nitekim bu hususu ve iki örgüt arasındaki ayrımın önemini Küçükkılınç belirgin bir biçimde şöyle izah eder:

“Jön Türklük ve İttihatçılık ayrımı şu bakımdan da hayati bir öneme sahiptir. Batıcı, seküler, pozitivist telakki ve yönelişler Jön Türklerde daha baskındır. Oysa bu kabil insanları barındırsa da İttihatçılık daha yerli, kültürel olarak daha muhafazakâr ve dine daha yakın bir görüntü vermektedir. Bu bakımdan Kemalizm, bir koalisyon olan ve her şeyiyle İslâm’a istinat etmese bile ona saygıda kusur etmeyen İttihatçılığın değil, daha Batıcı, laik, pozitivist Jön Türklüğün mirasçısıdır…” (İsmail Küçükkılınç, age, s. 27-28).

Küçükkılınç’ın değerlendirmesi isabetlidir. Çünkü Jön Türklük Batıcı düzlemde, seküler, entelektüel-pozitivist bir hareket, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti menşeli ve İttihat Terakki diye neşvünema bulan hareket ise daha çok 1906’dan itibaren Makedonya çıkışlı ve askerî merkezli bir “komitacılık” hareketidir. (Jön Türklük ve İttihatçılık ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. İsmail Küçükkılınç, age, s. 19-39). Bu hareket, OHC olarak kuruluş tarihinden itibaren muhalif hareket olarak varsıllığını sürdürür ve II. Meşrutiyet’in ilanından başlayarak devlete egemen olur. Fakat bu noktada Kemalizm’in pozitivist ve materyalist, daha çok da seküler içerikli Jön Türklüğün -Küçükkılınç’ın da dikkat çektiği üzere- mirasçısı olduğu vurgusu reel bir olgudur. Yine bu minvalde İttihatçıların iktidara gelmesiyle Jön Türklüğün Batıcı bir fikir ve düşünce hareketi olarak varlığını ağırlıklı olarak olmasa da yine de İTC içinde sürdürdüğünü söylemek yerinde olur.

Tabii bu noktada İttihat Terakki hareketinin komitacı bir hareket olmasına karşın içinde Jön Türklere mensup insanların yanı sıra Jön Türk olmayan ve İttihat Terakki’nin iktidarı sürecinde Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Batıcılık düşüncesini savunan çok sayıda münevverin, ilmiye sınıfının ve tasavvuf erbabının cemiyet içinde oldukça faal rol oynadığı da bir vakıadır. Bu dönemde istisnalar dışında Jön Türklerin, bu gruplar için de ağırlıklı olarak Türkçülük ve Batıcılık düşüncesini savunduklarını söylemek mümkündür.

Netice itibariyle, Osmanlı Devleti’nin garplılaşma, modernleşme düşüncesine yön veren fikir akımları içerisinde üzerinde en çok durulan hareketler, şüphesiz ki Yeni Osmanlılar ve onlardan etkilenen Jön Türk hareketi ile daha sonra 1906’da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti (OHC)’dir. Zira bu cemiyet (OHC), 1907 yılında özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde önemli yeri ve ağırlığı olacak olan Sabatayist Doktor Nazım’ın daha sonrada Doktor Bahaeddin Şâkir’in gayretleriyle Paris’te bulunan Ahmed Rıza’nın liderliğindeki Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşir; akabinde II. Meşrutiyet’i ilan ettirir ve bu süreçte Terakki ve İttihat ismi yerine tekrar İttihat ve Terakki ünvanını alır.

Bu çerçevede ilginç ve farklı bir tasnifte 21 Kasım 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilâf Fırkası merkeze alınarak şöyle yapılır:

“… Batı’yla karşılaşan ve psikolojik bakımdan ezilen aydın Batı’yı tanıyamadığı gibi, kendi memleketinin gerçeklerini de tespit edememiş, belki daha fazla düşünme zamanı da bulamadan, muskacı bir zihniyet ve reçeteci bir tavır içinde görünmüştür. Bu arada Hürriyet ve İtilâf Fırkası mensuplarının da Meşrutiyet’in küllî bir hâl çaresi olduğu yolundaki inançlarının hiçbir zaman sarsılmadığını söylemek gerekir. Bu bakımdan biz Hürriyet ve İtilâf Fırkası hareketini Genç Osmanlılık, 1895’te başlatılabilecek Jön Türklük ve 1906’da gelişmeye başlayan Makedonya Jön Türklüğünden sonra dördüncü devre Jön Türklüğü ve Meşrutiyet Jön Türklüğü olarak isimlendirmenin uygun olacağını düşünüyoruz. Hürriyet ve İtilâf bu Jön Türklüğü tamamını ihata etmemekle birlikte en kuvvetli teşekkülü ve temsilcisi olmuştur…” (Ali Birinci, Hürriyet ve İtilâf Fırkası, Dergâh Yayınları, İstanbul 1990, s. 226).

Hâsılı, Jön Türklerden İttihat ve Terakki içinde yer bulamayanlar ise bir başka fırka olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası içinde yer alırlar.

Ne var ki yapılan siyasî tarih çalışmalarında bu muhalefet hareketlerinin iç içe girmesinden dolayı belirgin bir biçimde Jön Türklük ve İttihatçılık ayırımına gidilmemiş veya gidilememiş, belki de gidilmesine gerek duyulmamış ve bütün muhalif hareketler aynı kategori içinde değerlendirilmiştir. Bazı yazar ve akademisyenler de bütün muhalefet hareketlerini İttihat ve Terakki başlığı altında ele almış ve Jön Türklüğü de bir üst başlık olarak değerlendirmiş ve analiz etmiştir. Bu noktada -geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir yazımızda ifade ettiğimiz üzere- kavramsal çerçeveyi biraz anlaşılır kılmak ve vuzuha kavuşturmak için, “her İttihatçının bir Jön Türk, fakat her Jön Türk’ün bir İttihatçı olmadığı” ayrımını tekrarlarsak durum biraz daha belirginleşmiş olur…