“Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medine’ye Şam’a
Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah'ın izniyle.”
İnsanlar gibi şehirlerin de ruhu vardır. Zamanla bizden ona, ondan bize bir şeyler siner. Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Nurettin Topçu’nun Anadolu’su, Yahya Kemal’in İstanbul’u, Yavuz Bülent Bâkiler’in Sivas’ı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu minvalde Sezai Karakoç’un da Medineleri vardır. Harcında Yesrib’i Medine yapan değerlerin olduğu şehirleri vardır: Ergani, Zülkif’in etekleri... Şairin ilk sanatsal zevklerinin oluşmaya başladığı Amed... Şairler diyarı, Sütçü İmam’ın memleketi Maraş mesela; okumanın tadına vardığı, Büyük Doğu’yla tanıştığı memleket...
Aslında onun gözü hep İstanbul’dadır. İstanbul… Halifenin şehri. Süleymaniye’nin heybeti, Sultanahmet’in kandilleri… Her taşında medeniyetin ilmek ilmek dokunduğu şehir. Şair, Cağaloğlu yokuşunu kaç kez çıkmıştır kim bilir... Şairin bir ömür geçirdiği bu şehirden ayrılır ayrılmaz, bir an önce tekrar dönmek istediği, özlemini duyduğu şehir… Bir bahar günü Topkapı Sarayı’nın, Ayasofya’nın bahçesinde gezerken, tatlı bir güneş ışığı altında binlerce entelektüelin ahenkler içinde bir o yana bir bu yana giderek sohbet ettiğini hayal ettiği şehir…
Yine, kimi akşamlar güneş battığında, akşam namazından sonra açık Marmara’nın temiz aynasına bakan Lâleli Camii’nin o geniş sahanlığında durup yavaş yavaş geceye gömülürken düşlediği şehir… Ne güzel hayaldir o, insanı alıp götürür uzaklara:
“Hayalimdeki İstanbul’un aydınları, Doğu’nun paha biçilmez aydınları, yönetici, bilgin, asker, ne olursa olsun İstanbul’un düşünen kafaları, akşam namazından sonra burada bir beş dakika sohbet eder, ayaküstü konuşurlar, denize karşı gezinirler, konuşurlar, parmaklarıyla havaya ışıklı kavisler çizerler; onların bu beş dakikalık konuşmalarında bile bir çağ aydınlanır. Ya onların yirmi dört saati?”
İşte bir şehir yalnızca beton yığını değildir onun için. Kimi zaman konuşur İstanbul’la. Dertleşir, bir bilge gibi danışır kadim şehrine:
“Ve sen görünmezsin İstanbul. Ve sen ortalıkta yoksun. Neredesin? Hilton roof-barında kızartılmış bir balık gibi çiğnenip yutuldun mu? Yoksa Çiçek Pasajı’nda yeteneksiz sosyalist dudaklara değer değmez bir votka bardağında tuz gibi eridin mi? Yoksa Beyazıt kahvelerinde masadan masaya uzayan tartışmalar içinde alı al moru mor kıvranıp durmakta mısın? Yoksa istimlâke uğrayan bir arsanın inşaatında beynine taş balyozlar mı inmekte? Yoksa yavaş yavaş, kırılarak, parçalanarak, ufalanarak, deşilerek, yırtılarak, kazılarak, oyularak müzelere mi taşınmaktasın? Ve bu taşınman bittiği gün ansızın boynuna bir yafta mı asılacak: ÖLÜ. Yoksa bu yafta çoktan asıldı da bizim haberimiz mi yok?”
Her şeye rağmen ümitsizliğe yer yoktur onun şehirlerinde. İstanbul’dan Şam’a, Bağdat’tan Semerkand’a hasretle kucaklar her birini. Ötesini söylemez; Tunus’tan Cezayir’e, Diyarbekir’den Bursa’ya kavisler çizer. Büyük bir medeniyetin rüyasıyla şehirlerin sokaklarına dağılır. Aklanır tüm şehirler bir yitik cennet gibi. Bir bedenin en uç noktasına kan ulaştırıp can veren damarlar gibi umut pompalar şehirler. Hep aşkla basılır karış karış her toprağına…