Herkesin dilinde terennüm edilen şiirler vardır. En az birkaç mısrası ezberimizdedir bu şiirlerin. Her bir mısrası hafızamızda derin izler bırakır. Ve bu izi çoğu zaman şiirin şairinden ziyade, onu okuyan kişi bırakır.

Hele ki ortaokul çağında bir çocuksanız, o şiirin şairini sonradan tanırsınız. İşte o konuşmacı, etkili bir okuyuşla dinleyiciyi alır, götürür bilmediğiniz yerlere… "Utansın" şiiri benim için bu şiirlerdendir. Bir yaz ayıydı; Alanya’nın insanı boğan sıcaklığı… Yayla kampında, Adnan Demirtürk diye bir adam "Utansın" şiirinin bir bölümünü siyah banttan okuyordu. Eski bir kayıt… Eski ama ne eski! “Hey gidi küheylan!” diye kükrüyordu kürsüden:

“Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan doğuran kısrak utansın!”

Henüz ortaokulda iken MGV’nin bir bekâr evinde kalıyorduk. Birbirinden esaslı ağabeylerimiz vardı. Kaytan bıyıklı değil; sakallı ve delikanlı… Telefonunu satıp eve erzak alan ağabeylerimiz.

Bir hilale ve içindeki dünyaya kapılıp gidiyorduk o evde. O evin duvarında asılı olan tabloda yer alan mısraların Mehmet Âkif Ersoy’a ait olduğunu çok sonra öğrenecektim:

“Sahipsiz vatanın batması haktır,

Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.”

O günlerin akabinde, şiirden bir güzellik doğdu yüreğimize. Yol varsa yürünecekti elbet. Tıpkı başımızın üzerinden düşen bombalara aldırmadan “Yürüyorum” diyen Aliya gibi… Ve Aliya’yı yine bir şiirle anan Necmettin Erbakan Hocamız gibi:

“Ağlama, ölmedim.

Ben her şart altında hedefe giden bir okum.

Ağlama; çünkü ben her ışıkta, her anıda varım.

Ama bir gün gidip de gelmezsem bil ki ölmüşüm.

O zaman yüzümü güllerle kapla.

Ve bil ki ölmüşüm ama ideallerde varım.”

Şiirden şuura, siperden cepheye bizlere bir işaret fişeği atan beyaz takım elbiseli adam, yıllar sonra yolumuzu Çağlayan Meydanı'ndaki bir mitinge düşürdü. Sloganların şiire, gözyaşlarının yağmura karıştığı meydan… Cumartesi akşamı yola çıkıp pazar günü Çağlayan mitingine iştirak ettiğimiz; pazartesi sabahı ise bir hilal, beş yıldızlı tişörtümüzün üstüne okul gömleğini giyip koştur koştur ilk derse yetişmeye çalıştığımız güzel yıllar…

Erbakan Hocamızın hemen solunda, Recai Kutan’ın yüreğinden kopup gelen şiirleri söylediği meydan:

“Ey esir ellerin çilesi;

Üç kere yıkılıp dört kere yapılmış,

Gölgesinde yalancı ilâhlara tapılmış

Nemrut Kulesi…

Bekle, secdeye kapanacak zamanın vardır;

Senin de bir zelzelelik canın vardır.”

Aynı adam, belini büken yüke aldırmadan yüreğimize dokunmaya devam ediyordu. Ankara’da ESAM’ın hemen altında, MG Kitap Kahve’de şiirler söylüyordu. Karargâhımızın açılışında, tekerlekli sandalyesinde yine şiirler okuyordu:

‘‘Vur kazmayı dağa Ferhat,

Çoğu gitti, azı kaldı.

Kişne kır at, kişne kır at;

Çoğu gitti, azı kaldı.’’

Bu hengâme içinde üniversite yılları gelip çattığında, yazımızın başında bahsettiğimiz kampa iştirak eden üç dostumuzla birlikte, Adnan Demirtürk ağabeyimizin Trabzon Vakfıkebir’deki kabrini ziyaret etmek için yollara düşüktük.

Bu davanın büyüklüğü; biraz da ortaokul yıllarında aynı evde kamp yaptığınız, Adnan Demirtürk gibi bir şahsiyeti tanıdığınız dostlarınızla yıllar sonra üniversite sıralarındayken o şahsiyetin kabrini ziyaret etmek için Sivas-Trabzon hattında yola düşebilmemizde gizlidir.

Sabah namazını müteakip kabrine ulaştığımızda, mezar taşını görünce nasibimize yine şiir düştü:

“Biz gelmedik kavga için,

Bizim işimiz sevgi için.

Dostun evi gönüllerdir,

Gönüller yapmaya geldik.”

Lise, üniversite, iş hayatı derken yürüyüşümüz hep devam etti. Yolumuz kimi zaman Süleyman Arif Emre’nin kılıçlaşan kalemine düştü:

“Ecdat ayaklanıyor ruhların mahşerinde,

Ordular şaha kalkar, Fatih Sultan konuşur.

Ya şehit ya gaziyiz biz bu dava uğruna,

Hak yolundan dönmeyiz; bizde iman konuşur.

Kimi zaman Yasin Hatiboğlu’nun hasret ve özlem dolu mısralarına:

Gergef gergef çile, çile yumağı,

Yalnız Allah’a sığınan adam.

Çileyle yoğrulmuş bizler… Hepimiz,

Seni seviyoruz, savunan adam!”

En nihayetinde, şiir gibi hayat sürenler yollarını yürüdü ve önden gittiler. Arkalarında ise şiirden şuura, siperden cepheye uzanan bir dava bıraktılar. Bize düşen bu şiirin mısralarını okumak ve davanın mesuliyetini omuzlamaktır. Bitirirken son sözümüz yine "Utansın" şiirinden olsun:

“Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!”