Tapan adlı bir Uygur Türk’ünün, Cengiz Han’ın katliamlarına yönelik şu sözleri direkt olarak kendisine söylediği anlatılır: “Siz, insanları öldürüp, toprağı boş bırakıyorsunuz. Hâlbuki devlet, insan ve topraktan meydana gelir. İnsansız devlet olmaz!”

Neredeyse her yazımızın gündeminde Gazze oluyor. Ancak bu, bir tercihten öte bir Siyonizm laboratuvarı şeklinde olmasından ötürü önem kazanıyor. Bakınız mekân, kültür ve hafıza kırımı ile ilgili bir yazı yazmak niyetim vardı… Ancak hani bir eylem pankartında olduğu gibi “Kusura bakma Gazze, asıl biz işgal altındayız” sözü aklıma geldi. Zira belki Gazze’yi bombalarla yok ettiler, silahlarla öldürdüler, ancak onun dışındaki tüm dünya Siyonizm’in inşa ettiği diğer argümanlarla mekân, kültür ve hafıza kırıma uğramaktadır.

Şöyle bir gerçeklik var; bugün Gazze’de tanık olduğumuz süreç, küresel vicdanın ve uluslararası sistemin gözleri önünde cereyan eden, Batı Asya’nın sınırlarını aşarak tüm dünyanın sosyopolitik ve ekonomik dengelerini yeniden sarsan tarihsel bir kırılma noktasıdır. Ekranlarımızda normalleşen ve hatta izlemek bile istemez hale geldiğimiz görüntüler artık askeri bir harekâtın (bu ifademi dikkatle yazıyorum, zira bunlar ne devlettir ne de katilleri asker) ya da bölgesel bir şiddet sarmalının ötesinde; uluslararası hukukun, insani değerlerin ve küresel adaletin temellerinin ciddi biçimde sarsıldığı çok katmanlı bir yıkım tablosunu gözler önüne sermektedir. Karşımızda; bir halkı, tarihini, yaşanmışlıklarını ve o coğrafyada nefes alan insanların hepsini ve o insanların geçmişten geleceğe taşıdığı kolektif varlığı haritadan silmeyi hedefleyen bilinçli, sistemli ve katmanlı bir tasfiye stratejisi bulunmaktadır.

Kartel mi dersiniz, ana akım medya mı dersiniz? Ancak Siyonizm’in kuklası olduğu kesin olan bu medya kuruluşlarının seçmiş olduğu dilin kirliliğini unutmamız gerekiyor. Bu noktada tabii ki özellikle ifade etmem lazım kırıntı mesabesindeki bir kesim dışında bizim ülkemizdeki basınımız dikkatli davranmıştır, onun baskısı bunun bir şeyi ne dersek diyelim belli aklıevvel dışındakilerin hepsi İsrail rejiminin katliamlarına karşı durmuştur. Bunun yanında uluslararası diplomasi koridorlarının soğuk dili, yaşananları genellikle "askeri bilanço" ya da "istatistikler" üzerinden okumayı tercih ediyor. Ancak istatistik vermek kolaydır; rakamları sıralamak, soyut kavramların arkasına saklanmak son derece konforludur. Oysa unutulmamalıdır ki, rakamlara dönüştürülen her bir sayı; bir insanı, yarım kalmış bir hayattır. Bu bilanço yalnızca bugünün yaşam hakkını gasbetmekle kalmayıp, gelecek nesillerin hafızasını, köklerini ve yaşamsal zeminini de doğrudan ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Bir şehrin ruhu nasıl katledilir: Mekân kırım

Yaşanan şeyin soykırım olduğu aşikârdır. Bunun yanında ilk ve en gözle görülür katmanı, literatürde "mekân kırım" olarak tanımlanan süreçtir. Mekân kırım; bir halkın hayat kurduğu, komşuluklar geliştirdiği, sokaklarında anılar biriktirdiği kent dokusunun ve mimari hafızanın sistematik biçimde yok edilerek o coğrafyanın fiziksel olarak yaşanamaz hale getirilmesidir. Öyle ki sadece evleri değil, caddeleri sokakları yok ediyorlar. Bakınız Hatay Antakya’da dünyanın ilk gece aydınlatması yapılan caddesi olarak Kurtuluş Caddesi ifade edilir. Ancak tarih o caddenin aslında metrelerce altta olduğunu zaman kapandığını ve sonrasında tekrar açıldığını ortaya koyar. Bugün binlerce yıl öncesindeki bir caddeyi konuşabiliyoruz. Bu Siyonistler o mekânlarda hiç Gazzeliler yaşamamış hale getirmeye çalışıyorlar…

Gazze’de mekânlar sadece yıkılmıyor; bir toplumun aidiyet hissettiği mekânlar, çocukların sesleriyle şenlenen sokaklar, mahalle kültürünün hayat bulduğu meydanlar tekdüze, kimliksiz bir enkaz yığınına dönüştürülüyor. Bir şehri haritadan silmek, sadece beton yapıları devirmek değildir; o şehirde yaşayan insanların zamandaki ve mekândaki ayak izlerini silmektir. Amaç son derece açıktır: İnsanları sadece fiziksel olarak bulundukları yerden sürmek değil, onları mekânsal olarak köksüzleştirerek geri dönecekleri, "evim" diyebilecekleri bir coğrafi hafızayı tamamen ortadan kaldırmaktır. Evsiz bırakmak ile mekânsız bırakmak arasındaki fark tam da burada yatar; ikincisi, bir toplumun geleceğe dair kuracağı tüm hayalleri enkaz altında bırakma girişimidir.

Medeniyet birikimine saldırı: Kültür kırım

Mekânın fiziksel olarak yok edilmesi, kaçınılmaz ve bilinçli bir biçimde "kültür kırım" ile tamamlanmaktadır. Yüzlerce yıllık tarihi taşıyan camiler, yine o kadar eski kiliseler, kütüphaneler, arşiv merkezleri, tarihi çarşılar ve müzeler bombaların hedefi olmuştur. Bu yapılar sıradan taş ve harç yığınları değildir; her biri Filistin halkının bu topraklardaki köklü varlığının, medeniyet birikiminin ve kültürel çeşitliliğinin birer tapusudur.

Bir halkın kültür varlıklarını yok etmek, kütüphanelerini yakmak, arşivlerini yok etmek ve tarihi mabetlerini yerle bir etmek, o halkın kolektif hafızasına doğrudan bir saldırıdır. Kültür kırım; bir toplumun "biz kimdik?" sorusuna vereceği cevapları elinden alma çabasıdır. Kadim eserlerin kül olmasıyla hedeflenen, coğrafyanın tarihsel ve kültürel kimliğini kurutmak, bölgeyi geçmişsiz ve köksüz bir coğrafya olarak yeniden kurgulamaktır. Ancak kültürel miras sadece taş binalardan ibaret değildir; o binaların ifade ettiği medeniyet ruhudur.

Sesi susturma stratejisi: Hafıza kırım

Tüm bu yıkım katmanlarının en derininde ve belki de en tehlikeli boyutunda ise "hafıza kırım" uygulanmaktadır. Hafıza kırım; bir toplumun "Biz buradaydık, burada yaşadık, burada ürettik ve gelecekte de burada olacağız" deme hakkının elinden alınmasıdır. Bu, bilginin, anlatının ve toplumsal belleğin imha edilmesidir.

Okulların, üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, sanat atölyelerinin ve aile arşivlerinin bilinçli bir şekilde hedef alınması tesadüf değildir. Şairlerin, yazarların, akademisyenlerin, sanatçıların ve gerçeği dünyaya duyurmaya çalışan gazetecilerin katledilmesi; hafızayı kuşaktan kuşağa aktaracak seslerin tek tek susturulması çabasıdır. Bir toplumun entelektüel sermayesi ve anlatıcıları yok edildiğinde, o toplumun hikâyesi yarım bırakılmak istenir. Tanıklıkların ortadan kaldırılması, gelecekte yazılacak tarihin tek taraflı olarak kurgulanmasına zemin hazırlama girişimidir.

Yıkıntılar arasındaki sarsılmaz hakikat

Bir gerçek var ki; insanlık tarihi ve toplumsal hafızanın doğası bambaşkadır. Bize bambaşka bir gerçeği fısıldamaktadır: Mekânlar yıkılabilir, arşivler yakılabilir, binalar un ufak edilebilir; fakat bir halkın kolektif hafızası ve var olma iradesi sadece beton yapılarda ya da müze vitrinlerinde yaşamaz.

Hafıza; betonların ötesinde bir varoluş alanına sahiptir. O hafıza; zeytin ağaçlarının gölgesinde nesilden nesle aktarılan hikâyelerde, direniş şiirlerinde, ninnilerde, kuşaktan kuşağa devredilen ev anahtarlarında ve adalete olan sarsılmaz inançta saklıdır. Bir halkın zihnindeki ve kalbindeki vatan fikrini, hangi bombalama ya da yıkım stratejisi silebilir? İnsanlık tarihi defalarca göstermiştir ki; kentleri yok edebilirsiniz, ancak bir halkın özgür yaşama iradesini, adalet arayışını ve hafızasını asla yok edemezsiniz.

Tarihsel ve insani sorumluluğumuz

Gazze’de yaşananlar bugün sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ve küresel vicdanın bir sınavıdır. Kentlerin, kültürlerin ve hafızaların gözlerimizin önünde yok edilmeye çalışıldığı bu çağda sessiz kalmak, bu yıkım sürecine seyirci olmak demektir.

Gazze’nin mekânını, insanını, kültürünü ve hafızasını yaşatmak; unutturmaya çalışanlara karşı unutmamayı ve hatırlatmayı bir direniş biçimi olarak benimsemektir. Bugün adaletten, uluslararası hukuktan, insan haklarından ve en önemlisi insan onurundan yana olan her bireyin, her kurumun ve her toplumun tarihsel sorumluluğu tam da burada başlamaktadır: Yıkımın karşısında inşa edici hafızayı, köksüzleştirme çabasının karşında köklü tarihi ve adalete olan inancı kararlılıkla savunmak. Zira binalar yeniden yükselir, şehirler yeniden kurulur; yeter ki bir halkın hafızası ve özgürlük iradesi ayakta kalsın.