Batı Asya’yla ilgili haberleri izleyen herkes, bölgedeki çatışmaların çoğunlukla “Sünni-Şii gerilimi” diye sunulduğunu görür. Sanki bu ifsadı, bu kargaşayı Siyonizm ortaya çıkarmamış gibi bir atmosfer oluşturulmaya çalışılıyor. Yemen’deki savaş, Suriye’deki iç savaş, Irak’taki siyasi kriz ve Lübnan’daki çöküş hemen bu mezhep çerçevesine oturtularak izah edilir. Ancak bu, sorunun özünü kamufle eden kolay ve yanıltıcı bir yaklaşımdır. Bugün Orta Doğu’yu sarsan gerilimlerin arkasında teoloji değil siyaset, inanç değil iktidar ve nüfuz yarışı vardır. Gündemi bu şekilde okumadıkça işin gerçeklerine ulaşamayız.
Tarihsel olarak Şii-Sünni ayrışmasının olmadığı bu sorunun İslam tarihinin bir parçası olduğunu inkâr etmemek gerekir. Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra ortaya çıkan tartışmalar ve yaşananlar, İslam dünyasındaki siyasi liderlik krizinin ilk büyük kırılmasıydı. Ancak aradan on dört yüzyıl geçti. Bugün artık ayyuka çıkmış durumda olan Riyad ile Tahran arasındaki rekabeti, o dönemdeki ardıllık meselesine bağlamak, günümüz siyasetinin karmaşıklığını kavramamak demektir. Bu ayrışmayı bugün hâlâ canlı tutan şey dinî bir ihtilaf değil, bölgesel güç dengesizliğidir. Bunun da temel nedeni hırs ve menfaattir. Elbette bunu kaşımak da düşman için en kolay şeydir.
Vekâlet savaşlarının asıl mantığı
Bugün Batı Asya’daki gerilimin temel motoru, bölgesel aktörlerin nüfuz alanlarını genişletme yarışıdır. Yani kardeşlik inşası yerine menfaat inşası derdi, Müslümanları bu hale getirmektedir. İran ile Suudi Arabistan’ın Yemen, Suriye, Irak ve Lübnan’daki karşılıklı hamleleri, mezhepsel bir dava uğruna verilen mücadeleden çok klasik bir jeopolitik üstünlük arayışıdır. Maalesef kardeşliğin üzerlerine farz olduğunu unutanlar jeopolitik hesaplarla, kendi bölgesel projelerini meşrulaştırmak için mezhep kimliğini araç olarak kullanmaktadırlar. Sonuçta hedefler asıl olarak stratejik derinlik, enerji güzergâhları ve ittifak ağlarıdır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Mezhepçilik çoğu zaman sebep değil, perdedir. Otoriter yönetimler veya radikal gruplar, toplumsal hoşnutsuzluğu, ekonomik krizi veya kendi meşruiyet eksikliklerini gizlemek için mezhepçi söylemi devreye sokarlar. Halkın gerçek şikâyetleri işsizlik, yolsuzluk, temsil eksikliği “biz ve onlar” anlatısına çevrilerek etkisiz hale getirilir. Bu, hasta bakış açısının çok eski tekniklerinden biridir: İçerideki krizi dışarıdaki ya da içerideki “öteki”ne yıkmak.
Devletler çökünce kimliklere sığınılır
Mezhepsel kimliklerin bu kadar belirleyici olmasının bir nedeni de merkezi devlet yapılarının çökmesidir. Siyonizm’in tıkır tıkır işleyen planları nedeniyle bölgedeki kaos özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası ciddi bir artış göstermiştir. Irak’ın 2003’teki ABD işgali sonrasında devlet aygıtının dağılması ve Suriye’de Arap Baharı isimli kış nedeniyle iç savaşla merkezi otoritenin erimesi, insanları güvenlik arayışıyla ulusal kimlikten mezhepsel ve kabilevi kimliklere yöneltmiştir. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir. Devlet, vatandaşına güvenlik ve adalet sağlayamadığında insanlar kendilerini koruyabilecek en yakın topluluğa aşirete, mahalleye, mezhebe sığınır. Bu ideolojik bir tercih değil, hayatta kalma stratejisidir.
Buna etnik ve tarihsel kimliklerin örtüşmesi de eklenince tablo daha da karmaşıklaşır. Arap-Fars rekabeti gibi çok daha eski fay hatları mezhep meselesiyle iç içe geçer; mezhep, ulusal çıkarların ve kimlik siyasetinin bir kılıfına dönüşür. Yani bugün “Sünni-Şii çatışması” denilen şeyin altında çoğu zaman etnik rekabet, ekonomik eşitsizlik ve jeopolitik hesaplar yatar. Mezhep, bu karmaşık denklemin yalnızca görünen yüzüdür. Bu noktada yeni bir tehdit de sosyal medyadır. Dijital çağın da kendine özgü bir etkisi söz konusudur. Bilgi kirliliği nedeniyle insanların birbirlerine olan belki çok küçük bir olumsuz düşüncesi en üst düzey nefrete dönüşmektedir. Belli maksatlı çevrelerce ve yine Siyonizm’in işine yarar seviyede, internet ve sosyal medyada yayılan mezhepçi propaganda, karşı tarafı ötekileştiren nefret söylemini besliyor ve toplumların ortak yaşama hafızasını hızla aşındırıyor. Oysa bize düşen kardeşliktir. Kardeşliğin üzerine inşa edilmesi gereken bu ortak tarih, bugünün kutuplaştırıcı söylemi altında gölgede kalıyor.
Çözüm nerede aranmalı?
Bu tabloyu doğru okuduğumuzda çözümün de teolojik değil, siyasi ve kurumsal olduğu ortaya çıkar. Mezhepleri tek bir dini potada eritmeye çalışmak ne gerçekçidir ne de gereklidir. Asıl ihtiyaç, kardeşlik hukukunun tesisidir. Birlikte yaşama kültürünü, kurumsal eşitliği ve siyasi istikrarı yeniden inşa etmektir. Bunun yolu da tam ve koşulsuz İslam Birliğinden geçer.
Bölgesel düzeyde İran ve Suudi Arabistan gibi aktörlerin diplomasi kanallarını açık tutması ve komşu ülkelerdeki iç meseleleri vekalet savaşlarına dönüştürmekten vazgeçmesi gerekir. Ulusal düzeyde ise Irak, Lübnan ve Yemen gibi çok mezhepli ülkelerde bireyin hakları mezhebine göre değil, vatandaşlık temelinde tanımlanmalıdır. Lübnan’daki kotalara dayalı mezhep ve etnisite merkezli yönetim modeli, istikrarı değil kronik kırılganlığı garanti eden bir sisteme dönüşmüştür; bunun sürdürülemez olduğu defalarca görülmüştür.
Herkesin üzerine çok büyük vazifeler düşüyor. Bu dönemde sabır ve sükûnet çok önemlidir. Dinî ve akademik alanda da yapılacak çok şey var. Her iki taraftaki radikal düşünceye sahip olanların maksadının iyi olmadığını görmek gerekir. Ne İran ne Suudi Arabistan bizim için Siyonistlerden daha tehlikeli değildir. Ancak herkesin kendi hatasını bilmesi de önemlidir. Tekfirciliği yayan söylemlere karşı saygın dinî kurumlar ortak tavır almalıdır. Bu sembolik değil, pratik bir adımdır; zira toplumsal söylemin tonunu sokaktaki vaizler ve dijital platformlardaki dinî otoriteler belirler. Biz ne “İrancıyız, ne Amerikancıyız” dediğimiz gibi bugün de “Ne İrancıyız ne Suudcuyuz” diyoruz. O gün Amerika’nın karşısında İran’ın yanındayız dediğimiz gibi bugün de iki kardeşlik ve huzurdan yana olduğumuzu ifade etmemiz gerekir.
Sonuç: Kavgayı doğru adlandırmak
Orta Doğu’daki gerilimleri “asırlık mezhep kavgası” diye etiketlemek hem tembel bir analiz hem de tehlikeli bir yanılsamadır. Bu yanılsama, sorunun gerçek kaynaklarını iktidar mücadelesini, devlet zafiyetini, ekonomik eşitsizliği görünmez kılar ve kalıcı çözüm ihtimalini zayıflatır. Sünniler ve Şiiler yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada bir arada yaşayabildiyse, bugün de yaşayabilir. Yapılması gereken, geçmişin siyasi kavgalarını bugünün gündemine taşımayı bırakıp hukukun üstünlüğüne, adil yönetime ve kapsayıcı vatandaşlık anlayışına odaklanmaktır. Mesele mezhep değil; mesele, mezhep söylemini kimin hangi çıkar için kullandığıdır.
Tarih akar bu coğrafyalarda çatışmaların nedenlerinin kökenleri her dönem benzerdi. Sorun ne dini ne mezhebi ne de ırkidir. Dini olsa Müslüman, Müslüman’la savaşmazdı. Mezhep olsa Sünni de Sünni ile savaşmazdı. Irki olsa Türk, Türk ile savaşmazdı. Tarihimiz bunlarla dolu… Çok daha geri gidelim; buralar Arap, Türk ve Müslüman vesaire değilken de buralarda aynı benzerlikte savaşlar ve güç çekişmeleri vardı. Örnek mi; Ebabil Kıssası…