Amerika Birleşik Devletleri'nde siyasetin nabzı sandık başında atıyor. Ara seçim olarak ifade ettiğimiz ancak Türkiye’deki gibi anlaşılmaması gereken seçimlerin sonuçlarının bölgede bir değişikliğe neden olup olmayacağını sorgulayanlar fazlaca... İşin özü, sorunun cevabı sonda söyleneceğin başta söylenmesi, “Hiçbir şey değişmez.” Bu bağlamda bir okuma yapmak gerekiyor. Bakınız demokrasinin beşiği şu bu gibi ifadelere inanmaya devam edenlere daha yeni olan suikast üzerinden bir sorgulama yapmalarını söylemek lazım. Charles James Kirk ya da bilinen adıyla Charlie Kirk, Amerikan milliyetçisi bir profildi. Hem siyaset yorumcusu, hem yazar hem de medya kişiliğiydi. 10 Eylül 2025'te Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yükseköğretim kurumlarında uzun süredir devam eden kamusal tartışmalar bağlamında, Utah Valley Üniversitesi'nde düzenlenen bir TPUSA etkinliğinde silah kontrolü konusunda konuşma yaparken suikasta uğradı. Amerika’nın en popüler isimlerinden biriydi. “Şu düşüncedeydi, bu düşüncedeydi” demek kolay ancak işin içinde ne olduğunu unutmamak ve maksadın ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Dolayısıyla bu, Amerika siyasetinin bir gerçekliğidir. Bir Amerikalı yaşlı bir öğretmenle tanışmıştım. İfadesi şuydu; bir Amerikan kolejinde Türkiye’de öğretmenlik yapmış, o sırada okula gelen rahmetli Başbakanımız Menderes ile tanışma fırsatı olmuş. O öğretmen bana Adnan Menderes’i kast ederek biri asılan ve John F. Kennedy’i kast ederek biri de suikast ile öldürülen iki lider ile tanışmıştım demişti. Siyaset bizde de çok mükemmel işlemiyor elbette ancak Amerika’da süper işlediği algısı çok daha büyük bir yanlış, bunu görmek gerekiyor.
Seçimlere geri dönersek, başkanlık döneminin tam ortasına denk düşen ve Kongre'nin kaderini belirleyecek olan 2026 ara seçimleri, yalnızca Amerikan iç siyasetinin değil, küresel jeopolitiğin de en kritik dönemeçlerinden biri olarak tarihe geçmeye aday durumdadır. Zira süreçlerin sadece iç mesele olarak görülmesi veya Amerikan konusu olarak algılanması yanlış olacaktır. Ancak Washington koridorlarında ve Batı Asya'nın hassas dengelerinde çok daha sıcak, çok daha tehlikeli bir başlık konuşuluyor: Siyonist lobisinin Kongre üzerindeki eşi benzeri görülmemiş baskısı ve bu baskının gölgesinde Tahran'a yönelik olası yeni bir askerî saldırı dalgası gündemin hep en önünde...
İç siyasetin görünen yüzü, dış siyasetin görünmeyen ağırlığı
Temsilciler Meclisi ve Senato'daki sandalye dağılımını yeniden şekillendirecek milyonlarca seçmenin oy kullandığı ara seçimlerde, Beyaz Saray ve Capitol Hill'deki hesaplar iç politikadan ibaret olarak değerlendirilemez. Aksine, bu hesapların dış politikayla sıkı sıkıya düğümlenmiş durumda olduğu aşikârdır. Açıkçası Amerikalı seçmenin gündeminde enflasyon, konut krizi, istihdam ve yaşam maliyetleri gibi somut ekonomik başlıklar yer alırken; karar alma mekanizmasının arka odalarında bambaşka bir gündem işliyor. Son yıllarda nükleer program ekseninde yaşanan çatışmalar, bölgesel gerilimler ve İsrail’in bölgedeki tüm ülkelere ve İran’a yönelik hamleleri (saldırıları, katliamları vs.) Washington'ı doğrudan Batı Asya'daki çatışma denkleminin içine çekmiş durumda. Ne var ki Washington'da karar alma mekanizmasını şekillendiren temel unsur, yalnızca Beyaz Saray'ın stratejik vizyonu veya Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatik öncelikleri değil; Kongre üzerinde kurulan devasa Siyonist lobi etkisidir.
AIPAC'ın kasası, Kongre'nin kapısı
AIPAC (American Israel Public Affairs Committee-Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) başta olmak üzere pro-İsrail lobi gruplarının bu seçim döneminde adayların kampanyalarına aktardığı yüz milyonlarca dolarlık rekor fonlar, Amerikan iç siyasetindeki dengeleri bizzat tayin ediyor. Bu fonlar yalnızca reklam bütçelerini değil, aynı zamanda siyasi kariyerlerin geleceğini de belirliyor. Bu sadece bu seçimin belirleyicisi değil, her seçim böyle… Washington'da Tel Aviv'in güvenlik tezlerine, Batı Asya'daki saldırgan tutumuna veya İran'a karşı askerî seçeneklerin öncelenmesine itiraz eden; çatışmasızlık ve diplomasi çağrısı yapan adaylar, lobi fonlarıyla beslenen agresif reklam kampanyalarıyla elenmeye çalışılıyor. Bu kampanyaların tonu, çoğu zaman siyasi eleştirinin sınırlarını aşarak adayların vatanseverliğini sorgulayan, onları "İsrail karşıtı" veya "Amerikan çıkarlarına aykırı" gibi etiketlerle damgalayan bir niteliğe bürünüyor. Bunu da geçtik “İsrail katildir” demeyi bırakın “İsrail yanlış yapıyor” demek bile antisemitizm oluyor. Durumun bulaşıcılığı ve bugünün dünyasının insan hakları gerçekleri de aynen böyledir. İnsan hakları ile ilgili İsmet Özel’in ifadesini tekrar tekrar hatırlamak mecburiyetindeyiz.
Kongre'de birkaç istisna hariç tablo bellidir. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi kanadında "İsrail'e koşulsuz destek" ve "İran'a karşı tavizsiz şahin tutum" neredeyse bir adaylık ön şartı haline getirilmiş durumda. Bu durum, iki partili sistemin Batı Asya politikasında adeta tek sesli bir koroya dönüşmesine yol açıyor. Bu tablo, Amerikan yasama organının Batı Asya politikasında bağımsız ve soğukkanlı bir hakem olmaktan ziyade, Netanyahu hükümetinin ve Siyonist zalimlerin bölgesel ajandasını onaylayan bir mekanizmaya dönüşme riskini her geçen gün artırıyor. Kongre'nin Anayasa'dan aldığı savaş ilanı, silah satışlarının onaylanması ve dış yardımların denetlenmesi gibi yetkileri, bu lobi baskısı altında işlevsizleşme tehlikesiyle karşı karşıya.
Seçmenin sesi mi, lobilerin fısıltısı mı?
Ara seçimlerin doğası gereği seçmenler ekonomik sıkıntılar, enflasyon ve artan yaşam maliyetleri üzerinden iktidara mesaj verme eğilimindedir. Elbette şu da bir gerçektir; tarihsel olarak ara seçimler, iktidardaki partinin kayıp yaşadığı ve seçmenin protesto iradesini sandığa yansıttığı birer referandum niteliği taşımıştır. Yani çoğu ara seçimde bu tablo yaşanmıştır. Ancak Siyonist lobilerin sağladığı finansal ve siyasal güç sayesinde adayların en çok korktuğu şey, seçmenin tepkisinden ziyade İsrail politikalarına getirecekleri küçük bir eleştirinin siyasi kariyerlerini sonlandırması oluyor. İşin özünde kimsenin Amerikan halkını düşündüğü de yok yani… Bu durum, temsili demokrasinin en temel işlevi olan "seçmenin iradesini yansıtma" ilkesinin, lobi fonlarının gölgesinde aşınmasına yol açıyor. Bir yanda sandıkta şekillenen halk iradesi, diğer yanda kampanya kasalarını dolduran milyonlarca dolar... Bu iki güç arasındaki asimetri, Washington'da demokrasinin sınırlarını yeniden tartışmaya açıyor. Erbakan Hocamız “Demokratur” kavramını anlatırken işte bunu diyordu. Veya Antonio Francesco Gramsci, hegemonya, altyapı-üstyapı ilişkilerini anlatırken bunu diyordu. Dolayısıyla sandıktan çıkacak yeni Kongre tablosu, Washington'ın Tahran'a dönük diplomasisini esnetmek bir yana, Siyonist kanadın baskısıyla Tahran'a yönelik yeni bir önleyici askerî harekât dalgasını veya çok daha ağır yaptırım paketlerini Beyaz Saray'a dayatacak bir meclis yapısı doğurabilir. Yeni Kongre'nin kompozisyonu, yalnızca Amerikan askerlerinin ve kaynaklarının Batı Asya'ya konuşlandırılmasının değil, aynı zamanda bölgedeki diplomatik kanalların açık kalıp kalmayacağının da belirleyicisi olacak.
Tekerrür mü?
Sonuç olarak; Washington'dan yükselecek seçim sonuçları, yalnızca Kongre'deki koltukların sahibini belirlemekle kalmayacak (veya tam aksine böyle kalacak). Bu sonuçlar, Amerikan dış politikasının Siyonist lobilerinin veya odakların kendi aralarındaki çekişmenin sonucunun seçim sahasına yansıması şeklinde gerçekleşecek. Bölgesel çatışma stratejilerine devam edilecek yoksa yeni bir süreç mi yaşanacak? Bunu hep birlikte göreceğiz. Ancak değişmeyen şey, Siyonist etkisidir. Tarih, Amerika’ya bu lobilerin ve kısa vadeli siyasi çıkarların gölgesinde alınan savaş kararlarının bedelini her zaman ağır ödetmiştir; Irak'tan Afganistan'a, Vietnam'dan Batı Asya’nın bitmeyen çatışmalarına kadar bu acı deneyim defalarca tekrarlanmıştır. Bunu tekrar ifade etmek gerekir ki, Amerikalıların başarısızlığı da Siyonistlerin umurlarında değildir. Bu gerçekten kopmamak gerek Amerika zora girsin demek güzel bir şey ama pratik bir karşılığı yok. Pılını pırtını toplar Çin’e gider bu zalimler. Bu noktada bir beklenti içine girmek yanlıştır. Zira düşmanın durumuna göre şekillenemeyiz. Kendi oyunumuzu kurmamız lazım. Rakibe göre strateji belirlemeyelim; güçlü olalım, rakip bize göre kendini ayarlasın…