"Ayaklanma, hakikatin öfke nöbetidir; ayaklanmanın yerinden oynattığı kaldırım taşları, adaletin kıvılcımını saçar.”

Victor Hugo 164 yıl önce kaleme aldığı "Sefiller" romanında Fransız halkının, monarşiye, adaletsizliğe olan öfkesini böyle ifade ediyordu. Yaklaşık 2 asır sonra Fransız halkı ve neredeyse tüm batı Avrupalılar yine öfkeli. Bu sefer ortada ne monarşi var, ne feodal aristokrasi. Peki, bu öfke kime?

Avrupa’da, özellikle Fransa’da yaşanan toplumsal huzursuzluğu tek bir nedene bağlamak, krizin gerçek boyutlarını anlamayı zorlaştırır. Karşımızda yalnızca hayat pahalılığına karşı yükselen bir tepki, emeklilik reformlarına yönelik bir itiraz ya da hükümete duyulan belirli bir öfke yok. Avrupa birbirini besleyen ekonomik, sınıfsal, siyasal ve jeopolitik sorunların giderek iç içe geçtiği çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Fransa bu krizin en görünür sahnelerinden biri olsa da Avrupa’nın farklı ülkelerinde ortaya çıkan toplumsal hareketler aynı temel soruya işaret ediyor: Savaş sonrasında Avrupa toplumlarını bir arada tutan toplumsal sözleşme artık ne ölçüde işliyor? Bu soruya cevap verebilmek için bugünün protestolarından daha geriye, İkinci Dünya Savaşı sonrasına bakmak gerekiyor.

Refah Devletinden Güvencesizlik Toplumuna

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’da şekillenen siyasal ve ekonomik düzenin temel vaatlerinden biri, ekonomik büyümenin yalnızca sermaye sahiplerine değil, toplumun geniş kesimlerine de refah getirmesiydi. Sosyal güvenlik sistemleri genişletildi; kamusal sağlık ve eğitim hizmetleri güçlendirildi; sendikaların ve işçi hareketlerinin siyasal ağırlığı arttı. Fransa’da da bu dönemde kurumsallaşan sosyal koruma anlayışı, yurttaşlık ile toplumsal güvence arasında güçlü bir bağ kurdu.

Bu model hiçbir zaman kusursuz değildi. Sınıfsal eşitsizlikler ortadan kalkmadı; sömürgecilik mirası, göçmenlerin maruz kaldığı ayrımcılık ve ekonomik büyümenin oluşturduğu bölgesel farklılıklar varlığını sürdürdü. Buna rağmen refah devleti, geniş toplum kesimlerine hayatlarının ileri derecede kötüleşmeyeceğine ilişkin bir güvence sunuyordu. İnsanlar çalışarak geçinebileceklerine, yaşlandıklarında emekli olabileceklerine, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat kurabileceğine inanabiliyordu.

Bugün Avrupa’da yaşanan krizin önemli bir boyutu, işte bu güvencenin aşınmasıdır.

Refah devletinin bir anda ortadan kalktığını söylemek tabi ki doğru olmaz. Ancak sosyal koruma sistemleri üzerindeki mali baskılar, yaşlanan nüfus, düşük ekonomik büyüme, konut maliyetleri, iş güvencesindeki aşınma ve kamu hizmetlerinin finansmanı üzerine yürütülen tartışmalar, mevcut modelin sürdürülebilirliğini giderek daha fazla gündeme getiriyor. Özellikle kemer sıkma politikaları ve kamu harcamalarının sınırlandırılması yönündeki tercihler, bu baskıların toplumun hangi kesimlerine yükleneceği sorusunu siyasetin merkezine taşıyor.

Asıl mesele yalnızca devletin ne kadar harcadığı değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümün maliyetini kimin ödeyeceğidir.

Bir tarafta servetini ve ekonomik hareket alanını koruyabilen kesimler, diğer tarafta maaşı kira, enerji, ulaşım ve gıda giderleri karşısında giderek eriyen milyonlar bulunuyor. Üstelik bu gerilim yalnızca en yoksul kesimlerle en zenginler arasında yaşanmıyor. Uzun yıllar boyunca kendisini toplumun istikrarlı ve güvenceli orta sınıfı olarak gören insanlar da geleceğe ilişkin beklentilerini yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor.

Bir toplumda yoksulların yoksulluğu kadar, orta sınıfın aşağıya doğru hareket etme korkusu da siyaseti sarsabilir. Çünkü insanlar yalnızca mevcut gelirlerini değil, hayatlarının kontrolünü kaybettiklerini düşündüklerinde de öfkelenirler.

Macron ve Fransa’nın Küresel Güç İddiası

Emmanuel Macron’un 2017’de iktidara gelmesinden bu yana izlediği siyaset, bu çelişkinin Fransa’daki görünür örneklerinden birini oluşturdu. Macron yönetimi, Fransa’nın Avrupa içindeki ağırlığını korumayı ve uluslararası sistemde bağımsız hareket edebilen bir güç olma iddiasını sürdürmeyi hedefledi. Avrupa’nın stratejik özerkliği, savunma kapasitesi, Ukrayna’ya mali ve askeri destek ve Afrika’dan Güney Kafkasya’ya uzanan diplomatik girişimler bu yaklaşımın farklı boyutlarını ortaya koydu. Ancak burada önemli bir çelişki daha ortaya çıkıyor: Bir devletin uluslararası ölçekte etkili olma arzusuyla kendi toplumunun ekonomik beklentileri arasındaki mesafe ne kadar açılabilir?

Fransa’nın tarihsel hafızasında büyük güç olma fikri hâlâ önemli bir yer tutuyor. Bununla birlikte bugünün Fransa’sı, yirminci yüzyılın ortalarındaki Fransa değil. Küresel ekonomik dengeler değişti; eski sömürge düzenleri dağıldı; yeni güç merkezleri ortaya çıktı. Böyle bir dünyada Paris’in diplomatik ve askerî etkisini korumak istemesi anlaşılabilir. Fakat bu hedefin hangi kaynaklarla, hangi önceliklerle ve hangi toplumsal maliyetlerle sürdürüleceği işte sorunun nirengi noktasıdır.

Özellikle Afrika’da Fransa’nın tarihsel nüfuzunu korumaya yönelik girişimleri, eski sömürge ilişkilerinin gölgesinden bağımsız değerlendirilemez. Batı ve Kuzey Afrika’daki bazı ülkelerde Fransa’ya karşı gelişen tepkiler, yalnızca güncel diplomatik anlaşmazlıklardan değil, egemenlik, ekonomik bağımlılık ve sömürgecilik mirasına ilişkin daha geniş bir hesaplaşmadan besleniyor.

Lübnan ve Güney Kafkasya gibi bölgelerde yürütülen diplomasi de Fransa’nın uluslararası etkisini sürdürme çabasının bir parçası olarak okunabilir. Ancak bu girişimleri doğrudan bir yeniden sömürgeleştirme programı olarak nitelendirmek yerine, Fransa’nın tarihsel nüfuzunu yeni koşullarda yeniden üretme arayışı olarak ele almak daha açıklayıcıdır. Bu politikanın yerel toplumlar ve devletler tarafından nasıl karşılandığı ise her ülkenin kendi siyasi koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Bütün bunların Fransa’nın kamu bütçesine, savunma harcamalarına ve diplomatik önceliklerine ilişkin tartışmalarla bağlantısı vardır. Fakat dış politika harcamalarının doğrudan halkın yoksullaşmasının temel nedeni olduğunu söylemek de eksik bir değerlendirme olur. Fransa’nın ekonomik sıkıntıları; büyüme, vergi politikaları, kamu borcu, gelir dağılımı, üretkenlik ve sosyal harcamalar gibi birçok unsurun etkileşimi ile şekilleniyor. Yine de siyasal açıdan belirleyici olan, yalnızca harcamaların gerçek büyüklüğü değil, yurttaşların devletin önceliklerini nasıl algıladığıdır.

Bir vatandaş, kendi emekliliğinin ertelenmesini, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasını ve kamu hizmetlerinin yetersizleşmesini yaşarken ülkesinin uluslararası iddialarının ön plana çıkarıldığını düşünüyorsa, burada bir meşruiyet sorunu doğar. Devletin küresel ölçekte güçlü görünmesi, toplumun kendi hayatı üzerinde güçsüz hissetmesini telafi edemez.

Ukrayna Savaşı ve Toplumsal Rızanın Sınırları

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı savaş, Avrupa’nın güvenlik anlayışını köklü biçimde değiştirdi. Fransa da Ukrayna’ya askerî, mali ve diplomatik destek sağlayan ülkeler arasında yer aldı. Paris açısından bu destek, Avrupa güvenliğinin, Ukrayna’nın egemenliğinin ve Rusya’nın askerî yayılma hedefinin sınırlandırılmasının bir parçası olarak savunuluyor.

Bununla birlikte savaşın maliyeti, enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve savunma harcamalarının artması, Avrupa toplumlarında kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağına ilişkin tartışmaları yoğunlaştırdı. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Ukrayna’ya verilen desteğin Fransa’daki toplumsal hoşnutsuzluğun tek veya başlıca nedeni olmadığıdır. Böyle bir sonuca ulaşmak için protestocuların talepleri, ekonomik göstergeler ve kamuoyu araştırmaları birlikte değerlendirilmelidir.

Ancak siyasal bir gerçek var: İnsanların ekonomik güvenliği zayıfladıkça, hükümetlerin uluslararası sorumluluklarını yerine getirme biçimleri de daha fazla sorgulanıyor.

Üstelik bu tartışma, Rusya’nın Avrupa içindeki toplumsal bölünmeleri ve hükümetlere yönelik güvensizliği kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştığı yönündeki değerlendirmelerden bağımsız değil. Rusya yanlısı propaganda ve dezenformasyon girişimleri, mevcut hoşnutsuzlukları büyütmeyi veya Batı toplumlarının kendi içindeki çatışmaları derinleştirmeyi hedefleyebilir.

Fakat burada neden ile fırsatı birbirinden ayırmak gerekiyor. Dış aktörler var olan bir toplumsal gerilimi istismar edebilir; bu, o gerilimin temel nedenlerini kendilerinin yarattığı anlamına gelmez. İnsanların geçim sıkıntısı, emeklilik kaygısı veya siyasal temsil eksikliği gerçeklere dayanıyorsa, bütün bunları dış müdahaleyle açıklamak, toplumun kendi içindeki sorunları görmezden gelmek olur.

Bir hükümetin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, halkın öfkesinin yabancı aktörler tarafından kullanılabilmesi değil, o öfkenin ortaya çıkmasına neden olan sorunları zamanında çözememesidir.

Sınıf Meselesi Yeniden Siyasetin Merkezinde

Avrupa’daki ekonomik gerilimi yalnızca enflasyon oranlarıyla veya büyüme rakamlarıyla anlamak mümkün değil. Sorunun bir de dağılım boyutu var: Ekonomik büyümenin getirilerinden kimler yararlanıyor, maliyetleri kimler üstleniyor ve geleceğe ilişkin güvenceler hangi kesimler için korunuyor?

Konut bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Özellikle büyük şehirlerde kira ve konut satın alma maliyetleri, gençlerin bağımsız bir hayat kurmasını zorlaştırıyor. Çalışmak, artık her zaman ekonomik güvenlik sağlamıyor; eğitim almak da her zaman toplumsal yükselişin garantisi olmuyor. Üniversite mezunu gençlerin güvencesiz işlerde çalışması, aile desteğine bağımlı yaşaması veya kent merkezlerinden uzaklaşması, Avrupa’nın uzun yıllar boyunca öne çıkardığı fırsat eşitliği vaadini tartışmalı hâle getiriyor.

Fransa’daki emeklilik tartışmaları da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, kamu maliyesinin sürdürülebilirliği ve yaşlanan nüfus karşısında sosyal güvenlik sisteminin finansmanı açısından savunulabilir gerekçelerle gündeme getirilebilir. Ancak bu reformların toplumsal kabulü, maliyetlerin nasıl dağıtıldığına, çalışma koşullarına ve farklı meslek gruplarının yaşam beklentilerine bağlıdır.

İnsanlar, kendilerinden daha uzun süre çalışmalarının istendiğini düşünürken ekonomik sistemin nimetlerinden eşit biçimde yararlanamadıklarına inanıyorsa, reformun teknik gerekçeleri tek başına yeterli olmaz.

İşte bu noktada ekonomik eşitsizlik, toplumsal adalet meselesine dönüşür.

İtalya’daki çiftçi protestolarından Almanya’daki çiftçi eylemlerine, İspanya ve Portekiz’deki konut ve yaşam maliyeti tartışmalarına kadar farklı hareketlerin ortak bir zemini bulunabilir. Ancak bunların hepsini tek bir sınıfsal hareketin parçaları olarak değerlendirmek de doğru değildir. Her ülkede talepler, ekonomik koşullar ve siyasi aktörler farklılık gösteriyor. Yine de bu hareketlerin bir kısmında, ekonomik kararların kendilerinden uzakta alındığını ve maliyetlerin kendi omuzlarına yüklendiğini düşünen toplumsal kesimlerin ortak bir huzursuzluğu görülüyor.

Bu nedenle Avrupa’daki sınıfsal gerilimi yalnızca zenginlerle yoksullar arasındaki geleneksel karşıtlık üzerinden değil, ekonomik ve siyasal karar alma süreçlerinden dışlandığını hisseden geniş kesimlerle bu süreçleri yöneten kurumlar arasındaki mesafe üzerinden de okumak gerekiyor.

Sandık Neden Artık Yeterli Görülmüyor?

Avrupa demokrasisinin karşı karşıya olduğu en ciddi sorunlardan biri, yurttaşların seçimler aracılığıyla gerçek bir değişim yaratabileceklerine ilişkin inançlarının zayıflamasıdır.

Bu, insanların bütünüyle sandıktan vazgeçtiği veya demokratik siyasete sırtını döndüğü anlamına gelmez. Fakat bazı kesimlerde giderek güçlenen bir kanaat var: Hükümetler değişiyor, partiler iktidara geliyor ve gidiyor, seçim kampanyalarının dili farklılaşıyor; buna rağmen gündelik hayatın temel sorunları kalıcı biçimde çözülemiyor.

Fransa bu çelişkinin önemli örneklerinden birini sundu. 2023’te emeklilik reformunun parlamentodaki olağan oylama sürecinden farklı bir anayasal mekanizmayla kabul edilmesi, tartışmayı yalnızca emeklilik yaşının ötesine taşıdı. Konu, halkın iradesinin nasıl temsil edildiği, yürütmenin karar alma gücünün sınırları ve toplumsal itirazın siyasal sistem içinde ne ölçüde karşılık bulabildiği sorularıyla iç içe geçti.

Bir toplumda demokratik kurumların biçimsel olarak işlemesi, yurttaşların kendilerini kararların gerçek sahibi olarak hissetmeleri için tek başına yeterli değildir. İnsanlar oylarının yöneticileri değiştirebildiğini, fakat temel politikaların yönünü değiştiremediğini düşünmeye başladığında, temsil ile katılım arasındaki bağ zayıflar.

Sağ partilerin iktidara gelmesi veya merkez solun yeniden güç kazanması, ekonomik ve uluslararası koşulların sınırları içinde gerçekleşiyor. Kamu borcu, Avrupa Birliği kuralları, sermaye hareketleri, küresel rekabet, demografik değişim ve güvenlik kaygıları hükümetlerin hareket alanını daraltabiliyor. Ancak bu sınırlar, siyasal tercihlerin önemsiz kılmıyor. Aynı ekonomik koşullar altında farklı vergi, sosyal koruma, konut ve çalışma politikaları izlemek mümkündür.

Asıl sorun, yurttaşların bu tercihlerin gerçekten tartışmaya açık olduğuna inanıp inanmadıklarıdır.

Eğer insanlar seçimlerin yalnızca yöneticileri değiştirdiğini, fakat hayatlarını şekillendiren temel kararların kendi iradelerinin dışında belirlendiğini düşünüyorsa, siyasete duyulan güvensizlik derinleşir. Sokak bu noktada yalnızca bir protesto alanı değil, temsil sisteminde karşılık bulmadığını düşünen kesimlerin seslerini duyurma aracına dönüşür.

Bununla birlikte sokaktaki her talebi toplumun tamamının iradesi olarak görmek de doğru değildir. Protestolar demokratik siyasetin önemli bir parçasıdır; ancak çoğulcu bir toplumda farklı taleplerin, hakların ve çıkarların birlikte değerlendirilmesi gerekir. Mesele sandığı sokakla değiştirmek değil, sandıkla sokak arasındaki bağı yeniden kurabilmektir.

Fransa’nın Bugünü ve Sefiller’in Gölgesi

Victor Hugo, Sefiller romanını 1862 yılında yayımladı. Romanın merkezinde yalnızca yoksulluk değil, toplumsal düzenin adalet iddiası ile insanların gerçek hayatları arasındaki çelişki de bulunuyordu. Hugo’nun anlattığı dünya, hukukun var olduğu ama adaletin herkes için aynı biçimde hissedilmediği; devletin otoritesinin güçlü olduğu ama toplumun geniş kesimlerinin güvencesiz kaldığı bir dünyaydı.

Bugünün Fransa’sını on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sı ile özdeşleştirmek elbette tarihsel açıdan hatalı olur. Modern Fransa’nın sosyal güvenlik sistemi, demokratik kurumları ve ekonomik yapısı o dönemin koşullarından bütünüyle farklıdır. Ancak Hugo’nun eserini bugün yeniden anlamlı kılan şey, tarihsel koşulların aynılığı değil, toplumsal adalet sorusunun hâlâ güncelliğini korumasıdır.

Bir toplum, yurttaşlarına yalnızca hukuki eşitlik vaat ederek ayakta kalamaz. Bu eşitliğin gündelik hayatta hissedilmesi, insanların emeklerinin karşılığını alabilmesi, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve geleceklerini kurabileceklerine inanması gerekir.

Bu koşullar zayıfladığında, ekonomik hoşnutsuzluk siyasal öfkeye dönüşebilir. Siyasal öfke karşılık bulamadığında ise kurumlara yönelik güvensizlik büyüyebilir. Dolayısıyla protestoları yalnızca düzenin bozulması olarak değil, toplumsal sözleşmenin hangi noktalarda işlemediğini gösteren işaretler olarak okumak gerekir.

Hugo’nun romanından bugüne uzanan asıl soru da budur: Bir devlet, yurttaşlarından fedakârlık isterken onlara hangi adalet duygusunu sunmaktadır?