Geçen yazımızda Yemen’de yaşanan hadiselerin tarihî arka planını ve bugün devam eden çatışmaları sizler için gözler önüne sermeye çalışmıştık. Yemen her seferinde gerçekten de Orta Doğu’da, özellikle Arap coğrafyasında yeni bir kırılma anı başladığında adeta bir bilek güreşi sahasına dönüşüyor. Buna Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında defalarca şahit olduk.

Maalesef Arap Baharı’ndan bu yana Yemen, bir kez daha bölgesel ve küresel hesaplaşmaların savaş alanına dönüştü. Yaklaşık 15 yıl önce başlayan Arap Baharı süreci birçok ülkede öyle veya böyle sona erdi. Her ülke için farklı sonuçlar doğuran bu süreç, Yemen’de henüz nihayete ermiş değil. Son gelişmeler de yakın zamanda bu savaşın sona ermesinin pek mümkün olmadığını ortaya koyuyor.

Nitekim ismi her ne kadar bir devrim süreci olarak anılsa da Yemen’de hareketliliğin ilk günlerinden itibaren çok kan döküldü. Devrim zamanla farklı grupların siyasi çıkarlarının ön plana çıktığı kanlı bir çatışma alanına dönüştü.

Yemen’de İnsani Felaket: Açlık, Göç ve Çatışma

Yemen’deki siyasi boyuta geçmeden önce, sizlere ülkedeki insani durumu anlatmak istiyorum.

Yemen, on yılı aşkın süredir son derece ciddi bir açlık kriziyle karşı karşıya. Birleşmiş Milletler’in (BM) raporlarına göre çok sayıda insan, günler boyunca yatağa aç giriyor ve ihtiyaç duyduğu temel insani gıda yardımlarına ulaşamıyor. İnsani yardımların ulaştırılamamasının en önemli nedenlerinden biri, bölgede devam eden sıcak çatışmalar. Bu çatışmalar, yardım faaliyetlerini ciddi biçimde engelliyor.

Yemen’in stratejik konumuna, denizlere açılan yollarına ve tarımsal potansiyeline baktığımızda, ülkenin insanlarını açlığa mahkûm edecek bir coğrafya olmadığını görüyoruz. Buna rağmen çatışmalar ve siyasi hesaplaşmalar, Yemen halkını bugün açlıkla karşı karşıya bırakmış durumda.

Yüz binlerce Yemenli, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı. İnsanlar şehirlerinden, köylerinden ve kasabalarından koparıldı. Bugün Yemen’de El-Kaide, DEAŞ, Husiler, hükümet güçleri ve farklı silahlı gruplar arasında çatışmalar devam ediyor.

İnsani durumun bu noktaya gelmesinin temelinde ise siyasi krizler yatıyor. Siyasi çıkar mücadeleleri devam ettiği sürece halkın yaşadığı insani felaketin sona ermesi de oldukça güç görünüyor.

Yemen, İran ve Suudi Arabistan Arasındaki Güç Mücadelesi

Peki, Yemen’de bugün durum nedir?

Yemen, hem İran hem de Suudi Arabistan açısından son derece önemli bir ülke. Bunun temel nedenlerinden biri, Yemen’in stratejik coğrafi konumu. Hint Okyanusu ile Kızıldeniz arasındaki deniz ulaşım güzergâhında bulunan Yemen, bölgesel güç dengeleri açısından kritik bir noktada yer alıyor. Ülkenin dinî ve mezhepsel yapısı da bu önemi daha da artırıyor.

Yemen’de Şii Zeydi Müslümanlar ile Sünni Müslümanlar yüzyıllar boyunca birlikte yaşadılar. Ancak dışarıdan gelen müdahaleler, telkinler ve içerideki siyasi propagandalar, Yemenli Müslümanların mezhepsel farklılıklarını zamanla bir çatışma zeminine taşıdı. Bugün yaşanan çatışmaların bir bölümü de bu ayrışmanın etkisi altında devam ediyor.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir husus var: mezhepsel farklılıklar, kendi başlarına bir çatışmanın kaçınılmaz nedeni değildir. Mezhepler, itikadi ve fıkhi meseleler çerçevesinde âlimlerin tartışabileceği konulardır. Buna rağmen Yemen’de mezhepsel kimlikler, maalesef kanlı bir savaşın siyasi araçları haline getirildi.

Bu durum yalnızca Yemen’in geleceğini tehdit etmiyor; aynı zamanda İslam dünyasında mezhepler arası ilişkiye ve birlikte yaşama kültürüne de ciddi zararlar veriyor.

Mekke Anlaşması ve Türkiye’nin Önündeki Sınav

Peki, Yemen’in geleceği ne olacak?

Bu noktada özellikle Türkiye’ye düşen sorumluluklar üzerinde durmak gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin Yemen’e asker gönderme ihtimalinden söz etmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebi yerine getireceğine dair ifadeler üzerinde dikkatle durulması gereken bir gelişmedir. Trump’ın bu sözlerini yalnızca kişisel beklentiler çerçevesinde değerlendirmek doğru olmaz. Sonuçta kendisi ABD başkanı ve Orta Doğu konusunda kapsamlı stratejik hesapları bulunan bir ülkenin başında bulunuyor.

Geniş bir perspektiften baktığımızda Mekke Anlaşması, İslam dünyasında yeni bir denge oluşturabilecek ve bölgesel işbirliğine zemin hazırlayabilecek önemli bir çerçeve sunabilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İslam coğrafyasında önemli siyasi ve stratejik ağırlığa sahip ülkeler.

Ancak geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu tür bir iş birliğinin yalnızca üç ülkeyle sınırlı kalmaması gerekiyor. İran ve Mısır’ın da gelecekte bu çerçeveye dâhil edilmesi, İslam dünyası açısından çok daha olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Ne var ki Yemen’de Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki doğrudan çatışma ihtimali ve mevcut gerilimler, Suudi Arabistan’ı Mekke Anlaşması üzerinden farklı siyasi tercihlere yöneltebilir. Bu nedenle tam da bu noktada bölgesel iş birliğinin hangi amaçla ve hangi yöntemlerle yürütüleceği büyük önem taşıyor.

Burada ABD Başkanı’nın Türkiye’den beklentisi, ister askerî koruma unsuru göndermek, ister doğrudan savaşa katılmak şeklinde yorumlansın, meselenin bu çerçevede ele alınmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Amerika’nın bölgede bir ön karakolu olacak ülke değildir.

Türkiye Yemen’de Savaşa mı, Barışa mı Taraf Olmalı?

Türkiye’nin Yemen’le uzun yıllara dayanan tarihî ilişkileri bulunuyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun Yemen’de verdiği mücadeleyi hatırladığımızda, Türkiye’nin tarihî mirası ve bölgedeki geçmişi daha da bir anlam kazanıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin doğrudan ABD’nin isteği üzerine Yemen’deki savaşa müdahil olması, ülkemizin tarihî birikimi ve ecdadımızdan devraldığımız miras açısından son derece yanlış bir tercih olacaktır.

Hükümetin de Türkiye’yi doğrudan bir savaşa sürükleyecek politikadan kaçınacağını düşünüyorum. Ancak Türkiye’nin doğrudan çatışmaya katılmaması tek başına yeterli değildir. Bir koruma gücü kapsamında bölgede bulunmak da Yemen’deki sürecin çözümüne katkı sağlayacak bir seçenek olmaz.

Suudi Arabistan’la askerî alanda işbirliği yapmak başka bir konudur; Suudi Arabistan’ın Yemen’de daha fazla nüfuz alanı elde etmesine yönelik askerî danışmanlık sağlamak veya eğitim faaliyetleri yürütmek ise bambaşka bir meseledir. Türkiye’nin bu ayrımı gözetmesi ve Yemen’deki çatışmayı derinleştirebilecek adımlardan uzak durması gerekiyor.

Bana göre Türkiye’ye yakışan ve ülkemizin üstlenmesi gereken rol, Yemen’de askerî varlık göstermekten ziyade Suudi Arabistan ile Yemen/İran arasında mekik diplomasisi yürütmektir.

Ankara, her iki tarafa da çatışmaların ve karşılıklı güç gösterilerinin kalıcı bir sonuç doğurmayacağını anlatmalıdır. Askerî yöntemlerle sağlanmaya çalışılan üstünlük, Yemen’deki siyasi krizi çözmek bir yana, insani felaketi daha da ağırlaştırabilir.

Suriye Tecrübesi Yemen İçin Bir Uyarı Olmalı

Suriye’ye baktığımızda, Arap dünyası ile İran arasında on yılı aşkın süre boyunca derin fikir ayrılıklarına ve çatışmalara yol açan sürecin ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu gördük. Evet, bugün Suriye kendi ayakları üzerinde durmaya, sorunlarını çözmeye çalışıyor. Temennimiz bunu en kısa zamanda başarmasıdır. Ancak bu durum Suriye’nin büyük bir yıkım yaşadığı gerçeğini değiştirmiyor. Terör örgütleri yıllarca ülkede faaliyet gösterdi ve milyonlarca Suriyeli yaşadığı topraklardan kopmak zorunda kaldı. Bugün Yemen’in de benzer bir geleceğe sürüklenmemesi gerekiyor.

İslam dünyasında yeni ayrışmalara yol açmamak için bütün tarafların maksimalist taleplerinden uzaklaşması şart. Yemen’de yeni bir uzlaşı zemini oluşturulmalı ve her hal ve şart altında kalıcı barışın yolları aranmalıdır.

Türkiye’nin Suudi Arabistan ve İran’la olan ilişkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, bu süreçte önemli bir diplomatik rol üstlenebileceğini görüyoruz. Elbette bunun kolay olacağını söylemek mümkün değil. Ancak Türkiye’nin her iki ülkeyle de ilişkilerini sürdürebilmesi, Ankara’ya belirli ölçülerde hareket alanı sağlayabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin öncelikle Yemen’e hangi kapsamda asker gönderilebileceği sorusuna değil, Yemen’i bu ateşten nasıl çıkarabileceğine odaklanması gerekiyor. Savaşın tamamen durdurulması zaman alacaksa bile ilk aşamada insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için hangi adımların atılabileceği üzerinde durulmalıdır.

Yemen İçin Geniş Kapsamlı Bir Bölgesel İnisiyatif Şart

Türkiye’nin bu süreçte tek başına hareket etmemesi de büyük önem taşıyor. Mısır, Suudi Arabistan, İran, Katar, Irak ve Umman’ın da içinde bulunduğu geniş kapsamlı bir diplomatik koalisyon oluşturulabilir. Böyle bir girişim, taraflar arasında diyalog kanallarının açılmasına ve Yemen’de siyasi çözüm için ortak bir zemin hazırlanmasına katkı sağlayabilir.

Yemen’deki krizin çözümü, yalnızca askerî dengelerin değişmesine bağlı değildir. Asıl mesele, bölgesel güçlerin kendi rekabetlerini Yemen halkının geleceğinin önüne koymaktan vazgeçmesidir. Kalıcı bir barış için Yemenlilerin siyasi iradesine saygı gösterilmeli, insani yardımların önündeki engeller kaldırılmalı ve ülkenin geleceğini belirleyecek kapsayıcı bir siyasi sürecin önü açılmalıdır.

Aksi takdirde, Suriye’de, Libya’da yıllarca yaşanan ağır insani ve siyasi sorunların bir benzeri Yemen’de de devam edecektir. Zaten uzun yıllardır çatışmaların pençesinde yaşayan Yemen halkı, çok daha ağır insani bedeller ödemek zorunda kalacaktır.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde önemli bir tercih bulunuyor: Bölgedeki askerî hesaplaşmaların bir parçası olmak mı, yoksa taraflar arasında diyalog kurarak barışın önünü açmak mı?

Bence Türkiye, tarihî birikimi, bölgesel ilişkileri ve diplomatik kapasitesi doğrultusunda ikinci yolu tercih etmelidir. Ankara’nın önceliği asker göndermek değil, savaşın sona ermesine katkı sağlamak ve Yemen halkının insani yardıma erişimini güvence altına almak olmalıdır.

Çünkü Yemen’in bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni askerler ve yeni cepheler değil; barış, güvenlik ve insan onuruna yaraşır bir yaşamdır.