
Sovyetler Birliği’nin dağılması, Türk dünyasının önüne tarihî bir imkân çıkarmıştı: Ortak dil, tarih ve kültürel bağların siyasi dayanışmaya dönüştürülmesi. Ancak bağımsızlığın üzerinden geçen yıllar, ortak kimliğin kendiliğinden ortak bir strateji üretmediğini gösterdi. Azerbaycan örneği, bu çelişkinin en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biridir. Ebulfeyz Elçibey’in temsil ettiği idealist Türkçülük ile Haydar Aliyev’den İlham Aliyev’e uzanan devlet merkezli siyaset arasındaki fark, bugün Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini değerlendirirken de temel bir tarihsel referans olmayı sürdürüyor.
Elçibey, Türk dünyasını yalnızca devletler arasındaki diplomatik yakınlaşma olarak değil, ortak tarihsel kaderin ve siyasi özgürleşmenin ifadesi olarak görüyordu. Buna karşılık Haydar Aliyev, bağımsızlığını yeni kazanmış, savaş ve ekonomik krizle sarsılmış Azerbaycan’ı Rusya, İran, Türkiye ve Batılı güçler arasındaki hassas dengeler içinde ayakta tutmayı önceledi. Bu tercih, devletin kurumsallaşması ve enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara taşınması bakımından önemli sonuçlar doğurdu. Fakat aynı zamanda Türk dünyası idealinin yerini, rejimin güvenliğini ve devletin manevra alanını önceleyen pragmatik bir dış politika anlayışının almasına yol açtı.
1990’ların Türkiye’sinde Süleyman Demirel’in temsil ettiği statükocu yaklaşım da bu dönüşümün önemli bir parçasıydı. Ankara, Elçibey’in daha iddialı çizgisi yerine Haydar Aliyev’le çalışmayı tercih ederken Rusya’yı karşısına almamayı ve bölgesel istikrarı korumayı gözetiyordu. Ne var ki eski tartışmanın bugün için taşıdığı ders açıktır: Devletler arasındaki ihtiyatlı ilişkiler, uzun vadeli stratejik hedeflerin yerini aldığında, istikrar arayışı bağımlılık ilişkilerini de yeniden üretebilir. Dolayısıyla Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin başarısı yalnızca iki ülkenin resmî söylemlerine veya liderler arasındaki yakınlığa bakılarak ölçülemez.
İsrail ortaklığı: Enerji ve güvenlik, kardeşlik söyleminin önünde mi? Bugün Azerbaycan’ın dış politikasındaki en dikkat çekici unsurlardan biri, Türkiye ile stratejik müttefikliğini sürdürürken İsrail’le geliştirdiği kapsamlı iş birliğidir. Bu ilişkiyi yalnızca ideolojik yakınlık ya da Türkiye’nin bölgesel politikalarına karşı bir tercih olarak açıklamak yetersiz kalır. Azerbaycan açısından İsrail; savunma teknolojileri, silah tedariki, istihbarat ve enerji alanlarında önemli bir ortak, İsrail açısından Azerbaycan ise enerji kaynaklarına erişim ve İran karşısındaki jeopolitik konum bakımından değerli bir ülkedir. Ocak 2026’da İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Bakü ziyareti sırasında savunma, enerji, ticaret ve teknoloji alanlarında iş birliğinin geliştirilmesinin gündeme gelmesi, bu ortaklığın kurumsal niteliğini ortaya koymaktadır.
Gazze’deki savaşın ardından Türkiye-İsrail ilişkileri ağır biçimde gerilirken Azerbaycan, iki tarafla da ilişkilerini korumaya çalıştı; hatta 2025’te Ankara ile Tel Aviv arasındaki temasların Bakü’de yürütülmesi, bu ara bulucu rolünün bir göstergesi oldu. Bu tutum, Azerbaycan’ın kendisini Türkiye’nin dış politikasının uzantısı olarak görmediğini gösteriyor. Bakü, Ankara’yla tarihî ve askerî ortaklığını sürdürürken İsrail’le ilişkilerini de ayrı bir stratejik varlık olarak değerlendirmektedir.
Bununla birlikte, stratejik ortaklık ile ortak siyasi yönelim aynı şey değildir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki gerilimi yalnızca İsrail faktörüne indirgemek doğru olmaz; ancak Bakü’nün İsrail’le yakınlığının, Türkiye’nin Filistin meselesindeki tutumuyla oluşturduğu mesafe, iki ülke arasında örtük bir siyasi rahatsızlık alanı yaratmaktadır. Türk dünyası söyleminin güçlü olduğu bir ilişkide, ortaklığın hangi ilkelere dayandığı sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor.
İnanç özgürlüğü mü, rejim güvenliği mi?
Azerbaycan’ın iç siyasetindeki gelişmeler, bu sorunun daha derin bir boyutunu oluşturuyor. Laik devlet yapısı, tek başına dinî özgürlüklerin kısıtlanması anlamına gelmez. Fakat devletin dinî hayatı sıkı biçimde denetlemesi, bağımsız dinî örgütlenmeleri sınırlandırması ve resmî dinî otoritenin dışındaki inanç çevrelerine yönelik baskı iddiaları, laiklik ile otoriter yönetim arasındaki sınırın tartışılmasını zorunlu kılıyor.
ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu’nun (USCIRF) 2025 değerlendirmesi, Azerbaycan’da din özgürlüğünün ciddi biçimde kısıtlandığını; özellikle devletin tercih ettiği yorumun dışında kalan Şii Müslümanların tutuklandığını ve bazı tutukluların kötü muamele iddialarında bulunduğunu belirtiyor. Raporda, Haziran 2025 itibarıyla dinî uygulamaları veya din temelli muhalefetleri nedeniyle haksız biçimde hapsedildiği bildirilen 241 Şii inançlı kişinin bulunduğu aktarılıyor. Bu sayı bağımsız biçimde kesinleşmiş bir mahkûmiyet istatistiği değil, raporda aktarılan sivil toplum tespitidir.
Buradaki temel mesele, Azerbaycan yönetiminin dinin kamusal alandaki varlığından bütünüyle rahatsız olması değil; dinî otoritenin devlet kontrolü dışında bağımsız bir toplumsal güç oluşturma ihtimalidir. Özellikle İran’la yaşanan gerilimlerin ardından bazı Şii çevrelerin yabancı nüfuz ve güvenlik tehdidiyle ilişkilendirilmesi, dinî aidiyet ile siyasi sadakatin birbirine karıştırılmasına yol açabiliyor. Elbette İran kaynaklı müdahale veya istihbarat faaliyetleri ihtimali devletlerin güvenlik kaygıları arasında yer alabilir. Ancak bu kaygıların bağımsız dinî faaliyetleri topluca şüpheli hâle getirmesi, hukuk devleti ve vicdan özgürlüğü bakımından ciddi bir sorun teşkil eder.
YAP Kongresi: Tehdit artık yalnızca sınırların dışında mı?2 Ekim 2026’da yapılan Yeni Azerbaycan Partisi’nin (YAP) 8. Kongresi, bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. İlham Aliyev konuşmasında askerî güvenliğin yanında “ideolojik güvenliği” de temel devlet önceliklerinden biri olarak tanımladı. Yabancı ülkelerde yayımlanan Azerbaycanca yayınları, ülkenin birliğini bozmayı ve gençlerin düşüncelerini etkilemeyi amaçlayan araçlar olarak nitelendirdi; parti kadrolarına da bu alanda daha etkin görevler yükledi. Bu vurgu, rejimin güvenlik anlayışında önemli bir genişlemeye işaret ediyor. Tehdit artık yalnızca sınır ihlalleri, askerî saldırılar veya dış müdahaleler değil; toplumun düşünce dünyasını etkileyebilecek bağımsız bilgi kaynakları ve alternatif siyasi anlatılar olarak da sunuluyor. Böyle bir yaklaşım, devletin kendisini koruma hakkıyla toplumun eleştirel düşünme ve örgütlenme özgürlüğü arasındaki sınırı belirsizleştirebilir.
Aliyev’in kongrede ideolojik güvenliği temel tehdit alanlarından biri olarak öne çıkarması, yabancı nüfuz ve dış müdahale kaygılarının iç politikada nasıl bir işleve sahip olabileceği sorusunu da gündeme getiriyor. Elbette her devletin dış müdahalelere karşı kendisini koruma hakkı vardır; ancak dış tehdit söylemi, içerideki baskıları meşrulaştırmanın ve temel hakları sınırlandırmanın bir aracına dönüştüğünde ciddi bir sorun ortaya çıkar. Özellikle dinî hayatın devletin belirlediği sınırlar içinde tutulması, bağımsız dinî çevrelerin şüpheyle karşılanması ve inançlarını özgürce yaşamak isteyen insanların güvenlik gerekçesiyle baskı altına alınması, meselenin yalnızca jeopolitik rekabetten ibaret olmadığını gösterir. İran’ın Azerbaycan üzerindeki nüfuzu veya başka ülkelerin müdahale girişimleri, bireylerin inanç ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz. Bir devletin dış müdahalelere karşı egemenliğini koruması ile kendi vatandaşlarının inanç özgürlüğünü kısıtlaması birbirinden farklı meselelerdir; ilki diğerinin bahanesine dönüştürülemez. Üstelik bu tartışma Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan başörtüsü yasaklarını da hatırlatıyor. Farklı siyasi gerekçelerle ortaya çıkmış olsalar da, devletin kendi laiklik veya güvenlik anlayışını bireylerin inançlarını yaşama biçimlerinin üzerinde tutması, özgürlükler açısından benzer bir temel sorunu gündeme getirir. İnanç özgürlüğü, devletin uygun gördüğü dinî yorumla sınırlı olmadığı gibi, yalnızca ibadet edebilme hakkından da ibaret değildir; kişinin inancını açıklamasını, yaşamasını, barışçıl biçimde örgütlenmesini ve resmî anlayıştan farklı bir dinî yaklaşımı benimsemesini de kapsar. Dolayısıyla asıl mesele, Azerbaycan’ın İran karşısındaki güvenlik kaygılarından çok, bu kaygıların ülkedeki insanların temel haklarını daraltmak için kullanılıp kullanılmadığıdır. Devletin gücü, toplumu dış etkilerden koruma iddiasıyla ne ölçüde denetlediğinde değil, dış tehditler karşısında dahi vatandaşlarının vicdan ve inanç özgürlüğünü ne ölçüde güvence altına alabildiğinde aranmalıdır.
Türkiye açısından da burada bir paradoks vardır. Ankara ile Bakü, ortak tarih ve kültür kadar savunma iş birliğiyle de birbirine bağlıdır. Ancak Türkiye’deki dinî ve kültürel çevrelerle Azerbaycan’daki bağımsız inanç toplulukları arasında kurulabilecek bağların Bakü tarafından dış müdahale veya ideolojik tehdit olarak değerlendirilmesi, ilişkilerde yeni hassasiyetler doğurabilir. Bu ihtimal, tek başına iki devlet arasında açık bir kriz yaşandığını kanıtlamaz; fakat ilişkilerin yalnızca liderler arası dostluk üzerinden değerlendirilemeyeceğini gösterir.
Elçibey ile başlayan tarihsel tartışmanın bugüne bıraktığı soru şudur: Türk dünyası, yalnızca devletlerin birbirine sağladığı stratejik faydalar üzerinden mi tanımlanacaktır, yoksa ortak tarih ve kültürün yanında özgürlük, hukuk ve toplumsal dayanışma gibi ilkeleri de kapsayacak mıdır? Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri geliştirmesi, kendi güvenlik ve ekonomik çıkarları bakımından anlaşılabilir. Türkiye’nin de Bakü’yle ittifakını sürdürmesi stratejik bir zorunluluktur. Fakat bu gerçekler, inanç özgürlüğü konusundaki kaygıları veya ideolojik denetimin genişlemesini görmezden gelmeyi gerektirmez.
Türkiye’nin yapması gereken, Azerbaycan’la ilişkilerini İsrail tercihi üzerinden bir sadakat sınavına dönüştürmek değil; stratejik iş birliğini korurken hukuk, din özgürlüğü ve bölgesel bağımsızlık konularında tutarlı bir diyalog yürütmektir. Bakü açısından da gerçek bağımsızlık, yalnızca dış güçlere karşı egemenlik iddiasıyla değil, toplumun farklı düşünce ve inançlarını güvenlik tehdidine dönüştürmeden yönetebilme kapasitesiyle ölçülür. Türk dünyasının geleceği, ortak tehdit algılarından çok ortak ilkeler geliştirebilmesine bağlıdır. Siyasi ve kültürel dayanışma, devletlerin birbirine ihtiyaç duyduğu ölçüde sürdürülen, fakat toplumsal ve fikrî düzeyde derinleşemeyen bir jeopolitik ortaklık olarak eksik kalacaktır. Hoşça bakın zatınıza…