Batı Asya coğrafyasında cereyan eden olayları, yalnızca güncel gelişmelerin yüzeysel dalgalarıyla veya belirli bir anlık kırılmanın doğurduğu sonuçlarla açıklamaya çalışmak, tıpkı buzdağının sadece görünen yüzüne odaklanıp altındaki devasa kütleyi görmezden gelmek gibidir. Bu topraklarda akan kanın, çizilen sınırların ve bozulan dengelerin gerçek anlamını kavrayabilmek için, tarihsel sürekliliği ve ideolojik derinliği hesaba katmak elzemdir. Modern Batı Asya’nın şekillenmesinde belki de en belirleyici faktör, kökleri binlerce yıl öncesine uzanan Siyonist düşüncenin, 1897 yılında Basel'de düzenlenen Birinci Dünya Siyonist Kongresi ile birlikte sistematik ve siyasal bir harekete dönüşmesidir. O günden bugüne, bu hareketin stratejik hedefleri ve bunlara ulaşmak için devreye sokulan araçlar, bölgedeki tüm istikrarsızlık denklemlerinin merkezine oturmuştur. Günümüzde İran'a yönelik artan baskılar, yürütülen psikolojik ve askeri operasyonlar, bu uzun vadeli planın sadece en güncel ve görünür halkasını oluşturmaktadır. Hatta bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Türkiye'nin terör sorunundan, bu kadim coğrafyanın kadim yapısı bilinçli olarak ekilmiş olan mezhep ve etnik kimlik çatışmalarına kadar pek çok kronik mesele, Siyonist stratejinin bölgeyi zayıflatma, parçalama ve kontrol etme amacına hizmet eden alt başlıkları olarak karşımıza çıkar. Zira bu ayrıştırma politikaları o kadar derin ve çeşitlilikte kurgulanmıştır ki, mezhep ve etnik temelli gerilimler adeta bu oyunun en basit ve genel görünümlü yüzeyidir.
Batı Asya Meselesi
Bir araya girerek Batı Asya tanımına bir değinmek gerekir… Hepimiz bu hataya düşüyoruz belki de daha da düşeceğiz… Ancak zamanla düzeltmemiz çok önemli… "Orta Doğu" terimi yerine Batı Asya tanımını kullanmak esasında, coğrafi gerçekliği esas alan ve sömürgeci bakış açısını reddeden bilimsel bir tercihtir, bu nedenle bu Avro-merkezci yaklaşımdan kaçınmak gerekir. Bu noktada Milli Eğitim Bakanlığının çok isabetli bir çalışması var. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında Orta Asya yerine Türkistan, Haçlı Seferleri yerine Haçlı Saldırıları, Coğrafi Keşifler yerine Sömürgecilik, Bizans yerine Doğu Roma, Ermeni Meselesi yerine Asılsız Ermeni İddiaları, Tehcir Kanunu yerine Sevk ve İskân Kanunu, Ege Denizi yerine Adalar (Ege) Denizi, deniz alanları yerine Mavi Vatan, hava sahası yerine Gök Vatan, ormanlar ve doğa yerine Yeşil Vatan kavramlarını yerleştirdi. Bu kapsamda yapılan, tarih ve coğrafya müfredatlarında Avrupa-merkezci yaklaşımları kırma gayreti çok önemlidir. Başkalarının tanımlarını veya size yönelik anlamlandırmalarını kullanarak kendiniz olamazsınız.
Irak Meselesi
Bahsettiğimiz derin tarihsel ve ideolojik arka planın bir ürünü olan bölgesel gerilimler, son olarak net bir şekilde Irak sahasında kendini göstermiştir. 29.07.2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan'ın, birbirleriyle eşgüdüm içerisinde ve büyük ihtimalle önceden planlanmış bir zamanlamayla, Irak'taki Haşdü'ş-Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) unsurlarına saldırı düzenledi. Saldırıda Haşdü'ş-Şabi’ye ait üsleri, lojistik karargâhları ve cephane depolarını ani ve şiddetli bir şekilde havadan hedef alındı. Bu saldırılar, Bağdat yönetimini bir anda bölgesel çatışmaların pasif bir gözlemcisi olmaktan çıkarıp, doğrudan tarafı haline getiren kritik bir dönüm noktası olma niteliği taşımaktadır. Ancak ifade edilmelidir ki;bu saldırılar hiçbir şekilde beklenmedik, ani bir gelişme değildir. Tam aksine, aylardır biriken karmaşık çekişmenin ve çelişkilerin Washington'un Haşdü'ş-Şabi’yi tamamen tasfiye etme veya etkisizleştirme yönündeki süregelen baskılarının ve Suudi Arabistan-İran arasındaki kronik gerginliğin ateşli bir kesişim kümesinde patlak veren, adeta beklenen bir infilaktır.
Bu saldırıların resmi gerekçesi olarak öne sürülen iddia ise oldukça dikkat çekicidir. Zira Suudi Arabistan'ın doğusundaki petrol zengini bölgesi ile başkent Riyad'da bulunan kritik petrol tesislerine yönelik gerçekleştirilen İHA saldırılarının Irak topraklarından gelen unsurlar tarafından düzenlendiği iddia edilmektedir. Bu iddia kapsamında, Irak'ın güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına geniş bir coğrafyaya yayılan başta Bağdat olmak üzere7 şehre saldırı düzenlenmiş ve onlarca sivil ve asker hayatını kaybetmiş onlardan daha fazlası da yaralanmıştır. Özellikle dikkat çekici olan, saldırıların en yoğun ve yıkıcı şekilde vurduğu noktanın Basra kenti olmasıdır. Bu zamanlama tesadüf değildir; çünkü operasyon, tam da milyonlarca Şii Müslüman'ın yaya olarak Necef ve Kerbela kentlerine akın ettiği, dünyanın en büyük dini törenlerinden biri olan Erbain (Aşura'nın 40. günü) merasimlerinin güvenlik planlamalarının en yoğun olduğu döneme denk getirilmiştir. Bu yönüyle saldırı, hem sembolik açıdan (dini bir töreni hedef alarak Irak'ın Şii kimliğine meydan okuma) hem de taktiksel açıdan (güvenlik güçlerinin yoğunlaştığı bir anda vurarak maksimum etki yaratma) olmak üzere çok boyutlu, hesaplanmış bir darbedir.
Devletin resmi haber kaynakları bu saldırılara temel olan nedenleri reddetmiştir. Bu resmi itiraz, olayın basit bir "devlet-milis çatışması" veya "merkezi hükümetin taşradaki silahlı grupları kontrol edememesi" meselesi olmaktan çok öteye geçtiğini; doğrudan Irak devletinin hava sahası, kara sınırları ve egemenlik haklarına yönelik uluslararası hukuk ihlali boyutuna ulaştığını göstermesi açısından son derece manidardır. Zaten Haşdü'ş-Şabi cephesi de kendi kimliğini, "Irak Ulusal Savunma Sistemi’nin ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçası" olarak tanımlayarak bu egemenlik tartışmasını daha da pekiştirmiştir. Yapısal olarak da bakıldığında, Haşdü'ş-Şabi, DEAŞ’ın işgal ettiği toprakları geri almak için başlatılan halk seferberliği hareketi olarak doğmuştur. Daha sonra da Irak meclisinden geçen özel bir yasa ile resmiyet kazanarak doğrudan Başbakanlık makamına bağlanmış ve tüm mensupları devlet bütçesinden maaş alan, resmi üniforma ve teçhizata sahip yasal bir kurum haline gelmiştir.
Bu noktada ABD tarafından gelen “saldırıdan Irak Hükümeti’nin haberi vardı” iddiası da zaten sorunlar yumağı olan Irak siyasetini yeni bir kaosa sürüklemektedir. Bu noktada Irak içerisinden saldırılara ve iktidarın tavrına yönelik ciddi tepkiler de yükselmiştir. Genel olarak tepkiler egemenlik ve ülke güvenliğinin tehdidi başlıklarına yoğunlaşmıştır.
Gelinen noktada Irak hâlâ çok ciddi acılarla yüzleşmeye devam etmektedir. Bu noktada Irak, ABD ve İran arasında kalmış, farklı baskı gruplarının etkisini kıramamış durumdadır. ABD bugün İran’a yönelik kara saldırısının ana başlangıç noktası olarak Irak’ı seçme planını tekrar devreye sokmaya çalışmaktadır. Bunu daha önce 2026 Şubat ayında denemiş ancak başarılı olamamıştı. İran’ı diz çöktürmenin yolunun hava saldırısı yaparak olmayacağını gören ABD, yeni hamlelerle Irak’ı dizayn etmeye çalışmaktadır.
Bakınız, olayları daha geniş bir bölgesel perspektiften ele aldığımızda, Irak'a yönelen bu son saldırı dalgasını, tek başına ve kopuk bir hadise olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olur. Bu saldırı, aynı anda birden fazla cephede yaşanan olayların ve gittiği noktaların, Irak'a denk gelen parçasıdır. Yemen'e yönelik yeni Suudi Arabistan saldırı serisinin, İran ile ABD ve İsrail arasında giderek yeniden tırmanan doğrudan veya dolaylı savaşın ve hatta Rusya-Ukrayna savaşının kızışmasının bir uzantısı olarak Ukrayna güçlerinin Hazar Denizi'nde bir İran gemisini vurmasıyla sembolize edilen yeni potansiyel cephelerin bir parçası olarak değerlendirilmesi elzemdir.
Tüm bu gelişmelerin ışığında, Irak'ın bugün karşı karşıya olduğu tablo çok yıkıcı ve acımasız bir netliktedir. Zira Haşdü'ş-Şabi, devletin resmi yapısına dâhil edilmiş bir örgüttür. Bunun yanında ABD tasviyesini istemektedir. Diğer yandan da halkın geniş bir kesimi nezdinde iseDEAŞ'a karşı kahraman olarak görülen fiili konumu arasında büyük bir çelişki yaşanmaktadır. Bir diğer kriz ise cılız iddialar ile yapılan saldırılar yeni yeni toparlanan Irak-Suud ilişkilerini yeniden çıkmaza sokmuştur. Bir de bunların hepsinin yanında zaten gerginliğin inişli çıkışlı devam ettiği Siyonizm-İran hattında kara savaşının neredeyse tek çıkma noktası olan yerin hala Irak olması da süreçleri daha kaotik hale getirmektedir. Bunu birkaç cümle ile açmak gerekirse; Irak dışında çatışmanın netice almasının mümkün olduğu başka bir yer yoktur. Türkiye savaşa taraf olmadı. Azerbaycan temkinli kaldı. Pakistan çok dengeli bir politika izledi. Basra Körfezi'nin iki yakasındaki İran komşularının, sıcak bir savaşa girecek ne kabiliyeti vardır ne de oluşacak maliyetleri karşılayacak bir ekonomik dayanıklılıkları (burada kastım salt ekonomik güç değil, toplumsal tahammüldür). Görünürde en istekli gibi duran, ancak buna teşebbüs etmesi fiilen pek de mümkün olmayan ülke ise Birleşik Arap Emirlikleri’dir.
Prof. Dr. Abdullah Aydın
03.08.2026