Haftalardır aynı konuyu ele alıyoruz. Bu son olsun… “Bu kadar önemli mi de bu konuyu ele alıyorsunuz?” diye sorulabilir. Erbakan Hoca’mızın Soğuk Savaş sonrası değişime dikkat çekerek yaptığı açıklamalarda “yeni düşman İslam’dır” söyleminin süreç içerisinde ne kadar haklı olduğunu 1990 sonrasında yaşanan olaylarla görmüştük. Nitekim bugün artık 2.0’dan 3.0’a geçişin de Siyonizm’in sıkışıklığından çıkmak için yapılan yeni bir hamle olarak görülmektedir. Bu bağlamda Ankara'da gerçekleştirilen NATO zirvesi, ittifakın "NATO 3.0" olarak anılan yeni evresini fiilen ilan etmiştir. Zirvenin resmi söylemi kolektif savunma, savunma sanayiinde ortak üretim ve caydırıcılık kapasitesinin güçlendirilmesi üzerine kurulu olsa da, perde arkasındaki tabloya bakıldığında bambaşka bir gerçeklikle karşılaşıyoruz: Gazze savaşı ve ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü "Epic Fury" operasyonunun (yani Siyonizm’in İran’a yönelik saldırıları) müttefikler arasında açtığı derin gerilim ve bu gerilimin NATO'nun yeniden dizaynına doğrudan sızması.
İtibar Kaybının Anatomisi
Gazze Savaşı ve Siyonizm’in İran’a yönelik saldırıları, NATO içinde son yılların en görünür kırılmalarından birine yol açtı. Birkaç istisna hariç yönetimler nezdinde ciddi destek bulunsa da halklar yani vicdan sahibi herkes tarafından ciddi tepkiler toplayan son saldırganlık dalgası hem sonuçsuz kalmış hem de ciddi manada itibar kaybına neden olmuştur. Başta Türkiye ve İspanya, operasyon kapsamında topraklarını ve hava sahasını kullandırmayı reddetmiştir. Nitekim Türkiye’yi kenara koyarsak, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez bu tavrını kamuoyu önünde de savunmuştur. İtalya da benzer bir mesafeyi tercih ederek operasyona doğrudan destek vermekten kaçınmıştır (Hatta hatırlarsınız Trump durup durup İtalya Başbakanı Giorgia Meloni demesi durumu oluşmuştur. Ve hatta birbirlerine olan nefretlerini gizlememişlerdir). Birleşik Krallık ise başlangıçta üslerini kullandırmayı reddedip, sonrasında İran'ın karşı saldırılarını bahane ederek tutumunu değiştirmiştir (Peki ne oldu bu duruma Keir Starmer dayanamayarak görevden ayrılmıştır. ABD ile yaşanan asenkron durumun bedelini İngiltere siyaseti son on yılda yedinci başbakanı yiyerek göstermiştir). Fransa, Portekiz gibi ülkelerin geçiş izinleri ve bazı ABD uçaklarının bu yüzden dolambaçlı rotalar izlemek zorunda kaldığına dair haberler de dönemin basınında ciddi manada yer alarak bu ülkelerini tavırlarını ortaya koymuştur.
Bu tablo, Washington cephesinde sert bir tepkiyle karşılanmıştır. Trump’ın sert açıklamalarının yanında ABD Savunma (yeni ve aslını bulmuş ismi ile Savaş) Bakanı Pete Hegseth, müttefiklerin İran operasyonuna verdiği desteği "vicdansız" olarak nitelendirmiştir. Buna ek olarak Washington'ın farklı düzeydeki yetkilileri ve sözcüleri bu tutumu unutmayacaklarını açıkça ifade etmiştir. Hegseth'in savunduğu çerçeve, NATO'nun artık "tartışma kulübü" değil, savaşmaya odaklı, yük paylaşımını gerçek anlamda hayata geçiren bir ittifaka dönüşmesi gerektiği yönünde; bu çerçeveye de "NATO 3.0" adı verildi. Pentagon'un başlattığı, müttefiklerin ittifaka katkısını tek tek değerlendiren altı aylık gözden geçirme süreci de bu yeni yaklaşımın somut bir aracı olarak öne çıkıyor.
NATO 3.0'ın Gerçek Yüzü
NATO 3.0, kamuoyuna Avrupa'nın kendi savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenmesini öngören bir "yeniden dengeleme" olarak sunuluyor. Ancak bu dengelemenin arkasında, Washington'ın dikkatini Asya-Pasifik'e kaydırmak isteği ve Avrupa'daki askeri yükünü hafifletme stratejisi yatıyor. ABD'nin güncel güvenlik önceliklerinde "Önce Amerika" ilkesinin merkeze oturması, Avrupa ve Orta Doğu'daki güvenlik sorumluluklarının kademeli biçimde müttefiklere devredilmesi anlamına geliyor. Nitekim Almanya'dan planlanan asker azaltımı ve Polonya'daki rotasyonların artırılması gibi adımlar, bu yeniden konumlanmanın somut göstergeleri arasında sayılabilir. Bu klasik okumanın yanında ele alınması gereken en kritik yer tabii ki İslam Dünyası ve Orta Doğu ayağıdır. Burası aslında diğer bölgelerden ön plandadır. Bölgesel güvenlik mimarisinin, İsrail'in bölgedeki konumunu merkeze alan bir düzen etrafında yeniden şekillendirilmesi arayışı gözlemleniyor; bu bağlamda Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi teşvik ediliyor, İran'ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması hedefleniyor. Adana'da konuşlu 6. Kolordu'nun çok uluslu bir NATO karargâhına (MNC-TUR) dönüştürülmesi süreci de bu tartışmaya paralel biçimde gündeme gelmiştir. Burada bir hakkaniyet notu düşmek gerekir: bu karargâh projesi aslında 2023'ten beri planlanan, NATO'nun güneydoğu bölgesel savunma planının bir parçası; İran krizinden bağımsız olarak zaten yürürlükteydi. Ancak kriz sonrası dönemde bu adımın sembolik anlamının güçlenmesi ve Türkiye'nin ittifak içindeki konumunu daha da öne çıkarması, tesadüften öte, dönemin siyasi atmosferiyle örtüşen bir gelişme olarak okunabilir. Diğer bir ifade ile bugünün geleceğini bugünü inşa edenler biliyorlardı. Yani amiyane tabirle daha önce de çokça ifade ettiğimiz gibi, birilerinin de dediği gibi Aksa Tufanı Operasyonu bir gün uyanıp “Hadi gidelim bir operasyon yapalım da İsrail de gelsin Gazze’yi yok etsin” diye olmadı. Zaten yürüyen plana karşı bir karşı hamle olarak oyunlarını bozan bir stratejik bir hamle oldu. Ağzını eğerek konuşan tiplere inanma meylinde olan bizim insanlarımız dahi buna tav olmuştu.
Paradoks ve Çifte Standart
NATO'nun Ukrayna'da demokrasi ve uluslararası hukuk vurgusuyla hareket ederken, Gazze'deki yıkım karşısında aynı kararlılığı göstermemesi, ittifakın söylemsel tutarlılığına dair ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Rusya’ya karşı savaşan Ukraynalı Nazileri bile kahraman gibi ağırlayanlar, Gazze’de olanları görmezden gelmiş. Bu da halk nezdinde ciddi bir itibar oluşturmuş, halkların hükümetlere olan güvenini ortadan kaldırmış ve sorgulamalar başlamıştır Bu noktada da hükümetler, tabiri caizse “biz Siyonizm için buradayız ve bizim buradan gitmemiz sizin işinize gelmez, ancak halk uyanıyor ve durmanız gerekiyor” şeklinde bir yaklaşım sergilediler. Herkes biliyor ki eğer önlem alınmazsa bu bina çökecek. Siyonistler sıyrılır ancak piyonlar altında kalır. İşte bu noktada Türkiye’ye ihtiyaç artıyor. Zira bu saldırılara taraf olmaya ikna edilmiş bir Türkiye, hem batı hem de doğu toplumları nezdinde bir meşruiyet oluşturacaktır. Zira yıllardır milyarlarca dolar harcayarak inşa ettikleri “Holokost Endüstrisi” ve “Demokrasinin Yılmaz savunucusu Amerika” putları yıkılmıştır. Bunu yeniden inşa edemezler, bunun yerine Türkiye’yi de dahil ettikleri yeni bir denkleme ve meşruiyete ihtiyaç vardır. Elbette hem Devlet, ne hükümet ne de millet buna müsaade etmez, edemez.
Bugün inşa edilen çifte standart dünyasına karşı yalnızca Türkiye’de değil, geniş bir uluslararası kamuoyunda da dile getiriliyor ve Batı'nın "kurala dayalı düzen" söylemiyle sahadaki pratiği arasındaki makas, ittifakın meşruiyet zemini açısından uzun vadeli bir aşınma riski taşımaktadır. NATO 3.0'ı yalnızca bir "yük paylaşımı reformu" olarak okumak, tablonun büyük bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir. Daha isabetli bir okuma, bunu itibar kaybı yaşayan Washington'ın, Avrupa'yı kendi stratejik önceliklerine daha sıkı biçimde bağlayarak ittifakı yeniden kurgulama girişimi olarak görmek ve denklemin merkezine Türkiye’yi yerleştirmek üzerinden okunmalıdır. Elbette "Yük paylaşımı" söyleminin altında, hem askeri hem mali sorumluluğun giderek daha fazla Avrupa'ya kaydırıldığı bir eğilim var. Ancak para dışında kimse bir şey sunamıyor. Tek istisna Türkiye… Pentagon'daki bazı yetkililerin savunduğu çizgi de, Avrupalı müttefiklerin siyasi ve askeri olarak Washington'ın önceliklerine daha bağımlı hale gelmesi yönünde okunabilir.
Zirvenin en dikkat çekici yönü, ittifakın kendi içindeki çelişkileri ve çifte standartları arka plana iterek, bölgesel bir krizi kurumsal bir fırsata çevirme girişimidir. Ancak bu stratejinin uzun vadede NATO'nun meşruiyetini güçlendirmek yerine zayıflatma, müttefikler arası gerilimleri hafifletmek yerine derinleştirme riski taşıdığı da göz ardı edilmemelidir. Dünyanın geniş bir kesimi için NATO, artık kendini yeniden icat etmeye çalışan, ama bu çabanın kendisi de sorgulanan bir ittifak görüntüsü veriyor.
Bakınız bu icatlar olabilir. Biz NATO’da da kalabiliriz. Ancak zihniyetimiz NATO’cu olamaz. Aynı şeyi biz Avrupa Birliği için de deriz. AB’ye üye olabiliriz. Ancak kendi kimliğimiz, tarihimiz, varlığımız ve özgüvenimizle…
Prof. Dr. Abdullah Aydın