7 Ağustos 2026’da Mekke’deki atılan imzalar, Batı Asya diplomasisinin uzun süredir çalkalandığı fırtınalı bir atmosferde yepyeni bir gerilimin ve güç dengesinin yansıması olarak değerlendirilebilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ve kısa sürede uluslararası basında "Mekke Anlaşması" olarak anılmaya başlayan Ortak Savunma Anlaşması, kâğıt üzerinde üç ülkeden birine yönelik silahlı bir saldırıyı diğer tüm taraflara yapılmış sayan kolektif bir caydırıcılık mekanizması öngörmektedir. Bu noktada NATO ve 5’inci maddesine vurgular çokça dillendirilir oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in imzaladığı bu tarihi metin, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandırılarak çizgileri çizildi. Ankara ve partnerlerinin resmî söyleminde bu yapı "hiçbir ülkeyi hedef almayan", tamamen savunma odaklı bir güvenlik şemsiyesi olarak sunulmaktadır. Yani karşımızda bir saldırı bloğu değil, teorik bir savunma paktı var. Bunun sınırlarının ne olacağı nereye kadar veya nereden nereye olduğu da hâlâ muğlaklığını korumaktadır. Ancak bu anlaşmanın arkasındaki diplomatik hikâye, imza törenindeki resmî protokol cümlelerinden çok daha katmanlıdır. Bu bağlamda çok daha riskli ve derin bir stratejik satranç barındırıyor. Her ne kadar anlaşmanın olgunlaşması için iki yıldan fazladır görüşmelerin devam ettiği ifade edilse de Türkiye’nin bu ittifak fikrine uzun aylar boyunca mesafeli durduğu, süreci ağırdan aldığı ve diplomatik bir çekince sergilediği sır değil... Ankara’nın bu temkini tutumu tesadüf de değildir. Zira Türkiye; bölgesel bir Sünni-Şii çatışma ekseninin veya ayrışmasının bir parçası olarak görünmekten, Tahran ile köprüleri atmaktan ve kendi çok yönlü diplomasi kapasitesini daraltacak rijit bir bloklaşmanın içine hapsolmaktan özenle kaçınmıştır. Peki, çok uzun zamanlardır korunan bu stratejik çekimserlik neden belli bir noktada "evet" kararına dönüştü?

Anlaşmanın iki paralel okuması

Her anlaşmada karşılık bir rıza inşası beklenir. Diğer bir ifade ile taraflar ya ikna olurlar ya mecbur kalırlar. Ancak bu noktada her rıza süreci, tarafların kendilerine göre süreç okumaları ile mümkün olur. Öyle ki taraflar aynı şeyleri söyleyip farklı şeyler anlayabilirler. Diğer bir anlatım ile Mekke Anlaşması’nı tek bir mercekten okumaya çalışmak resmin bütününe haksızlık olur. Sahadaki tablo, en az iki paralel okumanın aynı anda yürürlükte olduğunu göstermektedir.

Birinci okuma, Suudi Arabistan merkezli bir güvenlik çeşitlendirmesi ve risk dağıtma anlatısıdır. Riyad, onlarca yıl boyunca kendi ülkesel güvenliğini neredeyse tamamen Washington’ın sağlayacağı (bu ifade önemli, zira test edilmemiş bir güvenlik şemsiyesini işaret eden bir durum var ortada) askeri şemsiyeye endekslemiş bir durumdaydı. Ancak Yemen’den gelen saldırılarla, Cizan ve Yenbu’daki dev ARAMCO tesislerinin vurulması ve Amerikan teknolojilerinin yetersiz kalması, ABD-İran geriliminin Körfez sularına taşınması ve Kızıldeniz-Hürmüz hattındaki belirsizlikler Suudi Arabistan’ı acı bir gerçekle yüzleştirdi: Tek bir küresel gücün güvenlik vaatlerine bağımlı kalmak sürdürülebilir değildi. Bunun için kendi para birimi yerine dolar ile petrol alım satımı yapması da gereğinden fazla bir bedel ödemekten başka bir şey değildi. Bu anlaşma ile Suudi Arabistan ile Pakistan geçtiğimiz yıllarda başlattığı ikili savunma bağlarını derinleştirdiler. Ayrıca bu yapıya Türkiye’yi de dahil ederek Washington dışı ama güçlü çok aktörlü bir caydırıcılık mimarisi kurulması sağlandı. Bu çerçeveden bakıldığında Riyad'ın hesabı bellidir. Nükleer güce sahip bir Pakistan, bölgesel çatışma sahalarında rüştünü ispatlamış konvansiyonel orduya ve devasa bir savunma sanayii ekosistemine sahip bir Türkiye ve petrol zenginliğiyle bu mekanizmayı finanse edecek bir Suudi Arabistan dengesi... Bu üçlü bir araya geldiğinde Riyad, artık tek bir Batılı güce muhtaç olmayan yerel bir denge unsuru devşirdiğini düşünüyor. Buna ek olarak hem ABD’den uzaklaşmadan hem de ondan bağımsız bir denge kuruyor. Zira Suudi Arabistan’ın koruma şemsiyesini çeşitlendirmek için Çin’e yanaşması pek mümkün değildir. Buna yönelik hamleleri de ABD tarafında sert bir şekilde de karşılanmıştır. Türkiye ve Pakistan’a tabiri caiz ise sırtını dayayarak bir yandan güvenliğine katkı yapmakta bir yandan da blok olarak Batı’dan uzaklaşmamaktadır.

İkinci okuma ise çok daha rahatsız edici ve tehlikeli bir ihtimali barındırıyor: Bu anlaşma, bölgede sürmekte olan kronik gerilimi ABD/İsrail-İran ekseninden saptırıp bölgesel ve yıkıcı bir Sünni-Şii karşılaşmasına dönüştürme arzusunun bir yansıması olabilir mi? Sahadaki askeri hareketlilik, bu ihtimali tamamen göz ardı etmeyi imkânsız kılmaktadır.

Anlaşma her ne kadar 2-3 yıllık bir sürede inşa edilse de anlaşmanın hemen öncesinde, temmuz ayının sonunda ABD ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki Haşdi Şabi mevzilerine yönelik gerçekleştirdiği ortak hava saldırıları dikkat çekmektedir. Resmî gerekçe İran destekli milislerin ABD unsurlarına yönelik saldırılarına misilleme olarak açıklanmış olsa da operasyonun coğrafi genişliği taktik bir cevabın çok ötesinde sonuçlar sumaktadır. Geçen haftalarda bahsettiğimiz gibi saldırıda Bağdat, Vasıt, Ninova, Basra, Kerkük, Kerbela ve Diyala dâhil yedi ayrı vilayet hedef alınmıştır. Saldırıda onlarca kişi hayatını kaybetti ve bu eş zamanlı dalga, sahadaki fay hatlarını yerinden oynattı. Tam da bu operasyonel dalganın sıcaklığı soğumamışken Mekke’de imzaların atılması, ister istemez büyük bir soru işaretini de beraberinde getirmektedir.

Irak cephesi: Bir zemin yoklaması mı?

Irak’taki denklem, meselenin tam kalbinde yer alıyor. Haşdi Şabi çatısı altındaki grupların homojen bir yapıda olmadığı bilinen bir gerçek. Burada doğrudan Tahran’ın talimatıyla hareket eden radikal unsurların yanı sıra Irak devlet aygıtına entegre olmuş ve "İran dışı" refleks gösteren Şii aktörler de mevcut. Riyad ve arkasındaki aktörlerin Irak sahasındaki bu yoğun bombardımanla asıl hedeflediği şey, sadece milis kapasitesini zayıflatmak değildi. Asıl amaç, Irak’taki Şii silahlı aktörler arasındaki çatlağı derinleştirmek ve sahayı "İran’a göbekten bağlı olanlar" ve "olmayanlar" şeklinde net bir biçimde bölmekti.

Böyle bir ayrıştırma, ileride İran’a yönelik tırmandırılabilecek daha geniş kapsamlı bir kara harekâtı ya da çevreleme senaryosunda, Irak topraklarının lojistik veya transit bir zemin olarak kullanılmasının önündeki iç direnci kırma hesabı taşımaktadır. Saldırıların ardından Bağdat hükümetinden yükselen "devlet dışı hiçbir silahlı gücün varlığına izin verilmeyeceği" yönündeki resmî açıklamalar da Irak yönetiminin üzerindeki bu ağır baskıyı ne derece hissettiğinin açık bir göstergesidir.

Bu okuma doğruysa Mekke Anlaşması’nın zamanlaması rastlantı olamaz. Suudi Arabistan, İran’ı çevreleme politikalarının doğuracağı askeri ve siyasi faturayı tek başına ödemek yerine, bunu bölgesel ve kolektif bir güvenlik yapısına yayarak meşrulaştırma ve yükü paylaştırma stratejisi izlemektedir.

Türkiye’nin çizgisi: Masada ama cephede değil

İşte tam bu karmaşık tabloda Türkiye’nin durduğu yer son derece kritik bir biçimde ayrışmaktadır. Ankara’nın Mekke Anlaşması’na imza koymuş olması, Riyad’ın veya Washington’ın kurgulayacağı muhtemel bir savaş senaryosuna dahil olunacağı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin son yıllardaki dış politika dinamiği, dönemsel krizlere rağmen son derece tutarlı bir örüntü sergilemektedir. Bu çerçevede Türkiye, başka güçlerin savaş makinesine eklemlenmek yerine, çatışmaların dışında kalarak arabuluculuk kapasitesini korumak ve diplomatik esneklik alanları üretmeyi hedeflemektedir.

Türkiye açısından bu anlaşmanın cazibesi, bir mezhep savaşına hazırlık aracı olmasında kesinlikle yatmamaktadır. Aksine cazibe, kendisini dışarıda bırakmaya çalışan bölgesel bir denklemde doğrudan söz sahibi olma imkânı sunmasında yatmaktadır. Ankara, masada olmadığı bir düzenlemenin doğuracağı yıkıcı sonuçlara ve oldubittilere maruz kalmaktansa; masanın başat aktörü olup o düzenlemenin sınırlarını, kırmızı çizgilerini ve kapsama alanını bizzat içeriden çizme stratejisini tercih etmiştir. Bu tutum, Türk hariciyesinin klasik "denge politikası" refleksinin güncellenmiş ve daha muktedir bir versiyonundan başka bir şey değildir. Türkiye, bölgesel bir ittifaka girerken bile kendi "stratejik özerkliğini" koruma kararlılığını masaya dayatmıştır.

Kırılgan bir denge ve önümüzdeki sınav

Nihayetinde Mekke Anlaşması, kâğıt üzerinde esnek ve çok taraflı bir caydırıcılık belgesidir. Ancak uluslararası ilişkiler tarihinin bize öğrettiği yalın bir gerçek var: Her kolektif güvenlik anlaşması, asıl niteliğini kriz anında, yani taraflardan biri "Ben saldırıya uğradım, ittifak mekanizmasını çalıştırın" dediği gün kazanır. O kritik ana kadar imzalanan metin, farklı güçlerin farklı ajandalarını ve hesaplarını aynı çatı altında tutan kırılgan bir zemin olmaya devam edecektir.

Türkiye için önümüzdeki dönemin asıl sınavı, bu anlaşmaya imza atmış olmakla değil; o imzanın kendisine yüklenmek istenecek çatışmacı anlamları reddetme kapasitesiyle ölçülecektir. Ankara’nın bugüne kadarki duruşu; ittifakın parçası olurken dahi bir Sünni-Şii cephesinin askeri taşıyıcısı olmayı kararlılıkla reddeden, ateşi büyütmek yerine sınırlamayı hedefleyen basiretli bir çizgiye işaret etmektedir.

Bu çizginin önümüzdeki aylarda, özellikle Irak, Suriye ve Basra Körfezi hatlarında tırmanması muhtemel yeni bir kriz anında ne kadar sürdürülebileceği, Mekke Anlaşması’nın kâğıt üstünde mi kalacağını, yoksa bölgesel dengeleri mi belirleyeceğini gösterecektir.

Son olarak bu anlaşmanın bir bölgesel güven mekanizmasına dönmesi için İran ve Mısır’ın başta olduğu tüm Müslüman ülkelerin dâhil olduğu bir denklem gerekmektedir. Bu da zaten İslam Birliği demektir.