Ölüm yıl dönümü vesilesiyle de olsa uygarlık bağlamında İslam ve Müslüman dünyanın durumunu, sorunlarını, özellikle sanat ve edebiyat önceliğinde kavrayıp ortaya koyma çabası içinde olan düşünürleri, sanatçı ve edebiyatçıları, araştırmacıları, eylemci kişileri, siyasetçileri gündemde tutmak önemlidir. Böylece onların yöntemleri, düşünceleri, görüşleri, sadece bilinmiş olmaz, aynı zamanda bir sürecin bütünleşmesini sağlar. Bu bağlamda, sanat ve edebiyatı odağa alan Nuri Pakdil’in “eylem”inin ne ölçüde değer ifade ettiği de anlaşılmış olur. Onun kişiliği ve eylemini anlamak için belirgin verilere, özet olarak bakmak yararlı olacaktır.

1. “Aykırı” tanımlamasını kavramsal anlamda düşünce, sanat-edebiyat ve bilim alanlarının özneleri olan düşünür, sanatçı-edebiyatçı ve bilim adamlarının, kişiliklerini de doğal olarak içeren etkinliklerinin özgülüğünün bir gereği olarak kullanıyorum. Daha önceleri bazı yazılarda konu etmiş ve “aykırı olmak” nitelemesini kullanmıştım. Genel olarak düşünürün, sanatçı-edebiyatçının ve bilim adamının yerleşik düşünce sistemine, gelenek niteliğini bürünmüş sanat-edebiyat anlayışına, bilimin ortaya koymuş olduğu genel geçer kuram, bilgi ve yöntem yaklaşımına karşı yeni, farklı ve ret edici devinimler, karşı çıkışlar “muhalif” veya “muhalefet” şeklinde nitelendirilmiştir. Elbette söz konusu alanlar ve etkinlikleri bakımından kimi zaman muhalif tavırlar ve muhalefet eylemleri ortaya çıkabilir, çoğunlukla da çıkmıştır. Bu tür karşı çıkışlar, düşünce, sanat-edebiyat ve bilim anlayışının esasına, özüne ilişkin olmaktan çok, usul, biçim, konu, tema, tarz veya yöntemi, eser veya ürünleri gibi tamamlayıcı unsurlarına yönelik olabilir, olmuştur.

Oysa “aykırı” tanımlamasında hem bu alanlar, hem bu alanların mahiyetleri ve ilişkili öznelerinin bakışı, kavrayışı, tutumu, tavrı, ortaya koydukları eser ve ürünleri arasındaki ilişkinin uygunluğu bütünlüklü bir yapı oluşturup oluşturmadığı bağlamında ele alınmayı gerektirmektedir. Düşüncede, sanat-edebiyat ve bilimde yenileşme, değişme, farklı temelde oluşma ancak “aykırı” tanım bağlamında ifadesini bulur. Bu tür bir anlayış, kavrayış, duyuş, üslup, biçim ve biçem, usul veya yöntem, pek dikkate alınarak irdelemelere konu edilmiş gözükmemektedir. Özellikle sanat ve edebiyat alanında konunun, duyuş ve duyarlık yönü çoğunlukla öncelendiği için, yeterince inceleme, araştırma düzeyine taşınamadığı söylenebilir. Mehmet Akif, Necip Fazıl sınır çizgide, ama gövdeleri itibarıyla “aykırı” tanım bölgesine yansıyan gölgeleriyle, Nazım Hikmet yerleşme isteğiyle bu tanımlama kapsamında görülebilir.

Buna karşılık, düşünce, sanat ve edebiyat alanında “aykırı” tanımlamasının kapsamını oluşturma yönünde anlamlı adımın Sezai Karakoç ve Diriliş dergisi, düşünce yönü sanat ve edebiyat ile uyumlu olmakla birlikte, nispeten gölgede kalan Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi çerçevesinde atıldığı ileri sürülebilir. Mavera dergisi, atılan bu iki adımın bileşkesi gibi görünmekle birlikte, alanı güncelleme ve genişletme girişimi şeklinde değerlendirilebilir.

Elbette bu adımların atılması, birbirini gözetlemekle birlikte, kendi tutum, tavır, ifade ediş, duyuş ve duyarlığın birikime dönüştürülmesinde farklı deneyimlere, kişilik yansımalarına imkân vermişlerdir. Bu bağlamda Nuri Pakdil, kişiliğinde saklı imkân ve yeteneği Edebiyat dergisine yansıtmada daha direngen, ısrarcı, aynı zamanda kavrayış disiplini, gerçekliği ideal tasavvuruna feda etme feragatine zorlama çabasıyla belirmiştir. Kişiliğinden kaynaklanan kendini bütünüyle bağlama ilişkisini, çevrede, bireylerde ve toplumda arama, bekleme ve umma tutkusu (isteği değil), farklı, yer yer gerilimli tutumların ortaya çıkmasına yol açsa bile, bunu bir sınav, yaşanılması gereken bir süreç şeklinde kavrayıp değerlendirmiştir. Bu, bir yönüyle kişiliğin ancak kimlik sahibi olunmasıyla tamamlanacağı, kimliğin de mutlaka etkinlik içinde kendine özgülüğünü, yani var oluşunu gerçekleştirebileceği inancıyla doğrudan ilişkilidir. Ama bütün bunlar onun sanat ve edebiyata yüklediği anlam, işlev, sorumluluk, amaç ve görev kavrayışını temellendirirken, aynı zamanda “aykırı” sanatçı kişiliğini ve hayatını da oluşturur, kurar ve görünür kılar. Bu görünürlük onun müstağni, mustarip, yer yer muazzep bir hayat ile baş başa kaldığı algısı verse bile, kendisini öyle kabul ettiği anlamını içermez.

2. Elbette, ölüm, başlı başına daima bir eksikliği, iç dünyada bir boşluğu, derinden çaresizliği ve hüznü getiren bir olgudur. Bu her canlı için geçerli bir duygu olmakla birlikte, tanıdık, arkadaş, dost olunanlar bakımından derecesi artan ve yoğunlaşan bir duygudur aynı zamanda. Böyle kimselerin ölümü çaresiz kabullenilse de dünyamızdan ayrılışlarını olağan karşılamamız her zaman mümkün olmaz. Hatırlamak, hayırla yâd etmek de, bir anlamda onunla yaşamaktır. Kaldı ki, geride herhangi bir eser bırakmış olmak, hatırlanmanın, birlikte olunabilmenin bir vesilesidir. Sanatta, edebiyatta, bilimde bu durum haydi haydi geçerlidir. Bir cümlesini, bir yazısını, bir kitabını okuduğunuzda, böyle bir istek duyduğunuzda birlikteliği yaşamaya başlarsınız. Ölümün, ayrılığın getirdiği eksikliği, boşluğu böylece giderebilirsiniz.

3. İmanın safiyeti bilincin aydınlığını getirir ve özümleyerek içselleştirmiş bir kişilik, davranışlarında yansıtır bunu. Nuri Pakdil, bu durumu kendine özgü bir nitelemeyle “eylem” kavramlaştırmasıyla yapmıştır. Kişiliğinin ya da inanç öznesi olan varlığının doğal tepkisi eylemi, o da bir yönüyle “devrimi” içkindir, denebilir. Özgü bir anlam bağlamında gönderimde bulunduğu “Önder” kavramında saklıdır “eylem” ve “devrim” kavramlaştırması. Ancak “devrim” kavramının tarihi bir somutluğu vurgulamak için kullanıldığını burada hatırlatmak açıklayıcı olacaktır.

Nuri Pakdil, “eylem” kavramını, iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmaz bir anlam içinde düşünüyor olmalı. İnancın öznesi olarak, onun öngördüğü bir kişiliği ve bu kişiliğin kendini olgunlaştırma süreci yanında, aynı zamanda dışındaki dünyayı bu doğrultuda değiştirme ya da dönüştürme çabası, “eylem”in bütünleşmesi demektir. “İki günü eşit geçen, aldanmıştır” kutlu sözüne uygun bir yaşayışı ilke olarak göz önünde tutuyordu. Bu sözü ve ilkeyi çağrıştırıcı bir anlatımı, Camus’nün bir yazısında okuduğunu söylemişti bir gün ve o kendine özgü heyecan ve coşkusunu görmek bile başlı başına dikkate değerdi.

Öte yandan, asıl olan eylemin hedefi ve amacıydı. Yüce olan söz konusu hedef ve amaca yönelip onu gerçekleştirmek, eylemi kendiliğinden sürekli ve zorunlu bir niteliğe dönüştürmektedir. Hedef ve amacın varlığı ve içeriği, buna uygun eylemi süreklilik ve zorunluluk nitelikleriyle olumlu hale getirir, deyim yerindeyse meşruiyet sağlar. İnancın sağladığı söz konusu meşruiyet, uygarlık ve kültür olguları olarak somutlaşırlar. Bu bağlamda, Nuri Pakdil’in eylem kavramı ve ona yüklediği anlam, inancın bir gereği olarak uygarlık ve kültür mücadelesi, savaşımıdır. Bu savaşım çeşitli biçimlerde, farklı alanlarda yapılabilir. Nuri Pakdil ise bunu sanat ve edebiyat alanı olarak belirlemiş ve bu uğurda çaba göstermiştir. “Devrim”, kaçınılmaz olarak “eylem”in bir birikimi ya da sonucu olarak değerlendirilebilir.

4. Dikkati de besleyen “titizliği”, kişiliğin dayandığı inancın bilinç halinin doğal bir yansıması olarak düşünmenin daha anlamlı ve açıklayıcı olabileceği öngörülmelidir. Bu, hayata, onun bağlı olduğu zaman ve bunlara yüklenen anlamla doğrudan bağlantılıdır. Verilmiş olan hayat ve zaman, inanmışlığın, kişiliğin, dolayısıyla bütün eylem ve davranışların hem imkânı, hem şartı ve hem de gücü veya ayrıcalığıdır. “Sorumlu” olma böylece gerçekliğe ve somutluğa kavuşur. Hayat ve zamanın anlam bütünlüğü, ancak uygun ve titizlik gerektiren davranışlar, eylemler, yaşayışlar ile kurulabilir. Bu da her an bilinç içinde olmayı, öyle duyup düşünmeyi, öyle davranmayı, öyle yaşamayı alışkanlık edinmeyi, olağanlaştırmayı gerektirir. Öyleyse birtakım kuralları öngörmek ve onları uygulamak şarttır. Yan gelip yatarak, gecelik kıyafetle vb. şekilde değil, uygun kıyafet ve davranış içinde seçilen kitabı okumaya başlanmalıdır. Gerçekten, bu dikkat yeteneği, tam anlamıyla Nuri Pakdil’de, olağanüstü bir nitelikteydi. Bir gün, Sirkeci’den Bayazıt Meydanı’na ulaşan cadde üzerindeki tabelaları, sanıyorum pek az bir eksiklikle sıralamıştı. Sirkeci Garı’nın karşısındaki Meserret Oteli’nin önünde geçerken bu olayı hatırlardım. Sanıyorum yakın tarihlerde kapandı veya ad değiştirdi söz konusu otel. Bir kimseyle nerede, ne zaman, hangi kıyafet içindeyken tanıştığını, bazen hatırlatırdı o kimseye ve “kırmızı çizgili bir kravat bağlamıştınız” dediğinde, elbette karşısındaki şaşkınlık içinde kalırdı. Kuşkusuz, farklı durumlar da olurdu. İlk karşılaşmamızı tam olarak belirleyememişti mesela.

Bir yönüyle de Nuri Pakdil’in söz konusu dikkat ve titizliği vurgulaması, toplumumuzdaki, özellikle de “Müslüman camia” şeklinde nitelendirilen çevredeki savrukluğa, duyarsızlık biçiminde görülen tavra karşı bir tepki olarak değerlendirilebilir. Kendi kişiliğinde içselleştirilmiş bu özellik, elbette insanlarda farklı olarak ya da bastırılmış biçimde tezahür edebilir. Unutkan ve bazen dikkati dağılan ve görevli bulunduğu Çalışma Bakanlığı’nın telefon numarasını hatırında tutamayan Osman Sarı; Nuri Pakdil’in, bakanlığın telefon numarasını söylediğinde, müthiş bir şaşkınlık yaşamıştı.

5. Sanat, edebiyat ve düşünce hareketleri, ayrıca sınırlı sayıda olsa da, akımlarının doğuşunda, ortaya çıkışında, gelişmesinde, yön verici etkinliğe ulaşmasında, dergi, daha geniş bağlamda yayın olgusu önemli olmuştur. Bunun dikkat çekici örneğini Ansiklopedi (bilimler, sanatlar ve zanaatlar açıklamalı sözlüğü) adıyla bilinen Diderot-D’Alembert’in öncülüğündeki yayın faaliyetinde görülür. Bir anlamda, Tanzimat ile başlayan süreçte Şinasi’de simgeleşen dönemde benzer bir gelişmeden söz edilebilir. Ancak bu dönemin temel sorunu “devlet”in nasıl ayağa kaldırılarak eski “ihtişam”ının sağlanacağıydı. Sanat ve edebiyat, söz konusu soruna eklemlenerek bir arayışa yönelecektir. Kuşkusuz, bu konuların yeni bakışlar ile ele alınması, irdelenmesi, oluşmuş birtakım önyargıların tartışılması gerekmektedir.

Edebiyat dergisi, belirli bir zihni hazırlık ve pek öngörülemeyen imkânlar çerçevesinde çıktı. Böyle bir tasavvur içinde olunduğunu, üniversitenin hangi alanında tercih yapma aşamasında bulunduğumuz esnada, Gençlik Parkı’nda akşamüzeri oturduğumuz sırada Nuri Pakdil söylemişti. O ana kadar, üniversite öğretimini İstanbul’da felsefe ya da edebiyat dallarının birinde sürdürmeyi düşünüyordum, hatta bir bakıma kararlıydım. Nuri Pakdil, bir dergi çıkartmayı tasarladıklarını, Osman ile benim de Ankara’da öğrenimlerimize başlamamızın gerekli olduğunu, aynı zamanda Hukuk Fakültesi’ni tercih etmemizin yerinde olacağını söylemişti. Nitekim birkaç ay sonra, 1969 yılı başında Edebiyat dergisi yayımlanmaya başladı.

Edebiyat, alışılmış sanat ve edebiyat biçimlerinden farklı olarak, gazete ebadı şeklinde çıktı. Dil ve üslup bakımından yayınlanan edebi ürünler, geleneksel “muhafazakâr” anlayışların ve beklentilerin dışında bir içerik ve söyleyiş niteliğine yönelikti. Sözgelimi, Erdem Bayazıt’ın “emek”i vurgulayan şiirleri üzerinden Edebiyat’ın “Sol” ideolojiyi çağrıştırıcı bir yaklaşım içinde olduğu bile ileri sürülmüştü Mehmet Kaplan tarafından. Dil konusunda, oldum olası anlamsız ithamlar yapılıyordu.

Bütün bunlar bir tarafa, Edebiyat dergisinin ilk yıllarında yazar ve ürün çeşitliliği yanında, abonelik, dağıtım gibi teknik ve çevre bakımından ortaklaşa katkılar söz konusuydu. Nuri Pakdil’in bu süreçte yönlendirici, düzenleyici, disiplinci tutumu derginin sürekliliğini sağladı, denebilir. Ayrıca içinde bulunulan ortamın doğurduğu bir sonuç olarak, farklı kentlerden öğrenim için gelmiş öğrencilerin kültürel bir havayı gözlemleyip solumalarına da pencere açar bir nitelikteydi. Sözgelimi, derginin yeni sayısının çıkmasıyla abonelerine paketlenip gönderilmesi, dağıtımı gibi işlere, farklı semtlerde kalan öğrenciler coşkuyla katılırlardı. Bu işler, derginin bürosu başta olmak üzere evlerde yapılırdı. Bizzat Nuri Pakdil’in Aşağı Ayrancı’daki dairesinde olduğu gibi, Seyranbağları’ndaki Ahmet Bayazıt ve diğer öğrencilerin kaldıkları daire ve hemen yakınlarda Osman ile kaldığımız Oba Apartmanı’ndaki daire böyleydi.

Zaman içinde, gerek yönetim gerekse içerik bakımından dergide farklılık ve çeşitlilik Nuri Pakdil’in baskın kişiliği gereği belli bir tercih evrilmesine geçti.

6. Genel bir gözlem ile şöyle tesbitler yapılabilir: Ortada esas olarak bir uygarlık sorunu vardır. Bu sorunu ortaya koymada ve çıkış yolu aramada, sadece askeri ve siyasi çabalar (ki Tanzimat, hatta öncesinden beri) yeterli olamamıştır. Aksine, bu alanlarda girişilen düzenlemeler, Batı uygarlığının bir izdüşümüne ulaşmayı adeta dayatmıştır. Uygarlığın asıl kurucu ve belirleyici gücü olan sanat, edebiyat ve bunların dayanması gereken temel ilkeyi bulmak, ortaya çıkartmak ve yeniden kurgulamak gerekir. Çünkü sanat ve edebiyat insandan başlayarak toplum, doğa ve evren konusunda gerek duyulan, olması kaçınılmaz olan yaklaşımı, birikimi, yenileyici soluğu ve ruhu sağlayıp diriltebilir.

Ancak sanat ve edebiyatın yanında bilimde ve düşüncede de uygun girişimlerin, atılımların başlaması şarttır. Bütün bunların yanında, Batı uygarlığının eleştirel bir gözle, nesnel bir yaklaşımla araştırılması, irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu hususlara dikkat çekmede, uyarıda bulunmada Edebiyat dergisi sanat ve edebiyat alanlarını öncelemiştir. Elbette daha önce ve aynı süreçte yapılan çalışmaları mutlaka göz önünde tutma yükümlülüğü vardır. Büyük Doğu, Diriliş, Hareket ve başka dergileri ve çevrelerini de.

Sorunun boyut kazanarak sürdüğünü, bu arada eklemek gerekir. Müslüman toplumlar, ne yazık ki, bu konuda yeterli bir bilinç düzeyine varmış görünmemektedirler.