Siyasal karşıtlığın fikri kaynak arayışına ihtiyaç duymaya yönelmesinin etkisiyle ve ’61 Anayasası’nın hazırlıksız gibi duran toplumu bir bakıma cesaretlendirme çabasıyla iktisadi olanın da kuramsal bir düşünceye dayanması gerektiği tartışma alanına dönüşmüştü. Elbette 27 Mayıs İhtilali’nin olumlu veya olumsuz vesile olduğu fikri arayışın burada önemli bir yeri olduğunu belirtmek de gerekmektedir. Belli başlı dönüm noktaları olarak alınırsa Tanzimat, Meşrutiyet dönemlerinde açık bir şekilde ifade etmekte yetersiz kalınan sorun farklı alanlarda aranmaya çalışılmıştı. O sorun, özetle iktisadi olarak tanımlanması gereken olguydu. Sözgelimi II. Mahmut, Müslüman kitleyi desteklemek suretiyle iktisadi ve ticari faaliyette bir dayanak oluşturma girişiminde bulunmuş, ama “Hayriye tüccarı gibi top attı” deyişiyle halkın toplumsal bilincinde tepkimişti.
Anayasa Hukuku bağlamında ’61 Anayasası insan olarak bireyin temel hak ve özgürlükleriyle toplumsal kamu hak ve özgürlükleri dengesi içinde siyasi iktidarın mutlak güç sahibi olmasını sınırlandırma imkânını düzenlemişti. Bu çerçevede birey ve toplum siyasi alanda birer özne kimliği kazanmaya başlamıştı ki 12 Mart ’71 darbesi gerçekleştirildi. Çarpıcı gerekçe olarak “toplumsal gelişme, siyasi gelişmenin önüne geçti” şeklinde ifade edilmişti.
12 Eylül ’80 Hareketi aynı zihniyeti “serbest piyasa ekonomisi” söylemiyle kamufle ederek, aslında Batı (özel olarak Amerika) Kapitalizmi’nin sömürüye teşne nitelikte uygulanmasını sağlamaktı. Turgut Özal, ihtimal bunu bir kurtuluş ve kalkınma yolu olarak kurguluyordu, ama temeldeki sorunu anlama ve kavramada yeterli donanımdan yoksundu. O da, uygulanacak “serbest piyasa ekonomisi”nin sadece bir iktisadi politikadan ibaret olmadığıydı. Bu anlayış ve yaklaşımın karşısında yer alan Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan’ın siyaset alanında tasfiye edilmeleri gelişmelerin bir başka veçhesini oluşturur ki, bu durumun yeterince ele alınıp irdelendiğini söylemek mümkün değildir.
Özetle gelinen noktaya bakıldığında, Batı (Amerikan) Kapitalizmi’nin meydana getirdiği görünümlerin yansımaları, açık ve örtük bir şekilde görülmektedir. Öncelikle temel insani ihtiyaçların (beslenme, barınma gibi) karşılanmasında kendine yeter nitelikteyken bunun yakıcı birçok sorunu da içerir bir düzeye gelmiş olmasıdır. Çarpıcı örnek tarımın, dolayısıyla toprağın işlenmesi (aynı zamanda vatan kılınması), artı değer üretmesi gibi imkânlardan yoksun kalınması, mantıklı ve geçerli herhangi bir gerekçeye dayandırılamaz. Üstelik işlenen bu toprakların, çoğunlukla yabancı şirketlerin ihtiyacı ve kâr elde etme maddesi olan değerli olarak tanımlanan madenleri çıkartma adına istimlâk edilmesi, bir anlamda yağmalanması şeklinde uygulamaya konulması. Finans, faiz gibi spekülatif faaliyetlerin devletin ekonomi-politikasının omurgasını oluşturması yönündeki uygulamaları başlı başına ele almak gerekiyor. Fakat bunların üretim ile ilişkisini doğrudan kurmanın artık herhangi bir anlam ifade etmediği zaten ortada durmaktadır.