Sanat ve edebiyat, onunla birlikte ve öncelikle düşünce alanında arayışlar, sorgulamalar, yenilemeler çaba ve uğraşları yeterli düzey ve derecede olmadığı takdirde, insan ve toplumu temelde ilgilendiren siyaset, iktisat, hukuk vb. alanlar sadece sözde bir konumda kalırlar. Bir hatırlatma vesilesi olarak bir yazarın, romancının, aynı zamanda yaşadığı dönemin olaylarını gözlemlemiş ve katılmış olan bir sanatçının görüşüne bakmak yerinde olabilir. Elbette bu görüşün değerlendirilmesi ayrıca gerekmektedir. Bu yazar, hâlâ romanlarının televizyon dizilerinde izlenen Halid Ziya Uşaklıgil’dir. Sanat anlayışını değerlendirme imkânını saklı tutarak sanat üzerine görüşü şöyledir:
“Sanat hayatında insanın işkenceye çok benzeyen safhalardan geçtiğine ve pek az elde edilen muvaffakiyet tadına karşılık ne kadar bezginliklere ve kırıklıklara vardığını o hayatın içinde bulunanlar pek iyi bilirler. Sanatkârın yolunun üzerine tesadüfün koyduğu heyecan uyandırıcı bir manzara, bir ses, bir kelime, bir bakış, geçerken göz ucu ile ancak fark edilmiş bir küçük hadise, belirsiz bir yüz, süreksiz bir hislenme, ilkin fark edilmeye vakit bulunamayan, üzerinde durulacak kadar ehemmiyet verilmeyen bir şey ki ona çarpmış, duygularına bir giriş yolu bularak, haberi olmadan, hiç bilmeden, heyecan verme gücünden bir katre akıtmıştır; bir katre ki gittikçe büyüyecek, mayalanacak, şişecek ve patlayacaktır. Bundan ya hazin bir sefalet levhası, ya ağlayan bir mersiye, belki neşeli bir şarkı, hayal içinde bir şiir, baştan başa şikâyet iniltisine benzeyen bir hikâye çıkacaktır. Bu bir tesadüf rüzgârının getirip kanatlarını eski bir kale duvarına çarptığı, bir küçük kuşun gagasından düşmüş habbeye benzer ki iki büyük taşın arasında bir avuç toprağa gömülerek saklanmıştır. İlkin onun kendi kendisine sinen, yaşamak için uygun bir yumuşaklık bekleyen bir devresi vardır ki bir tutam topraktan alınan gıda ile, havadan oraya uğramış bir nemle açılmaya döner, kabuğunu yarar, iki parmak arasında tutulsa ezilecek olan bu yumuşak habbe yavaş yavaş taşları birbirinden ayırır, bu hayatı sıkıştıran şeyi yırtarak fışkırır; bu biraz sonra ufuklara serbestçe kollarını açan, yaşamanın aşkı ile çıldırmış bir incir, bir meşe, bir ıhlamur, bir dişbudak olacaktır.
Ne olacak?.. İşte bütün hadisenin ruhu bu noktada toplanır. Bir gün fark edersiniz ki -duygularınız arasına düşmüş olan o katre bir hikâye mi olacaktır- onunla adeta kaplanmışsınız, onun büyüsüne tutulmuş, onun esirisiniz. Onunla yaşamaya başlarsınız; hayalinizin, buluş ve yaratış, büyütme ve süsleme kabiliyetinizin bütün kuvvetini onun olgunlaşması ideali etrafına dizersiniz; ona öyle şeyler koyarsınız ki bir dünya doğuracak bir eter yığını şeklinde bellisiz, renkleri daha belirmemiş karışık bir manzarası vardır. Zannedersiniz ki elinize bir kalem, önünüze bir kâğıt almakla onun bütün o vakte kadar apaçık ele geçirilemeyen şekilleri tespit edilebilecek, hemen orada aranılan şekli bulacaktır. Heyhat!.. O eter yığını gözlerinizden her zaman kaçar, kaleminiz isyan etmiştir, kağıdınız nankördür; ve nihayet ortada çizilebilen şekil, sizin hayaliniz değildir, başka bir şeydir ki oraya iradenizin dışında, istediğinizin tersine aksetmiştir. O zaman büyük bir bezginlik ile onu yırtmak, ondan kaçmak istersiniz, eğer onu yok etmeyerek basılmaya verirseniz bu mutlaka bezmiş olmaktan, aynı ümitsiz işe tekrar başlamamaktan ileri gelir.
Bu benzetişteki gariplik doğruluğuna bağışlansın: Sanatkâr altındaki ördek yumurtalarından çarpık çurpuk biçimsizliklerini yalpak yalpak yürüyüşleriyle sürükleyen acayip şeyler çıkmasına şaşırmış, ümitsiz bakan bir tavuk bezginliğindendir; bununla beraber onları gözlemek lazımdır ve hayalinin o bir canlı pamuk yumağına benzeyen civcivlerine hasretlerini örtmek isteyerek berikilerin arkasına düşer.” (Halid Ziya Uşaklıgil: Kırk Yıl, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1969, s. 186-87)