1981 yılından beri hemen her izin döneminde Türkiye’ye geldiğimde İstanbul’a uğrarım. Eş, dost ve akraba ziyaretleri vesilesiyle bu güzel şehrin birçok semtini görme ve gezme fırsatım oldu.

Bu izin döneminde ise ailece daha önce hiç gitmediğimiz Emirgan sahiline, akşam saatlerinde yürüyüş yapmak ve Boğaz’ın güzelliğini seyretmek için gittik.

Gerçekten görülmeye değer bir atmosfer vardı. Boğaz’ın eşsiz manzarası, ışıklar, sahilde yürüyen insanlar, aileler, koşup oynayan çocuklar… İstanbul’un neden dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu insana bir kez daha hatırlatan bir ortam.

Fakat yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra manzaradan çok başka bir şey dikkatimi çekmeye başladı:

Sahil boyunca deniz ile yürüyüş alanı arasında korkuluk yok!

Doğrusu buna hem şaşırdım hem de endişelendim.

Yanımda 10 yaşındaki küçük kızım ve torunum vardı. O güzel Boğaz manzarasının tadını çıkarmamız gerekirken, ben küçük kızım ve torunumla sahilde adeta ürpererek gezdim.

Bir taraftan manzarayı seyrediyor, diğer taraftan gözüm sürekli çocuklardaydı.

Çünkü çocuk dediğiniz koşar, oynar, bir anda yön değiştirir. Arkasına bakarak koşabilir, bir şeye dalabilir, oyun heyecanıyla denizin hemen yanı başında olduğunu bir anlığına unutabilir.

Bir anlık dikkatsizlik…

Bir ayağın kayması…

Bir çocuğun dengesini kaybetmesi…

Sonrası bir ömürlük acıya dönüşebilir.

Üstelik sahilde yalnızca küçük çocuklar yok. Yürüyüş yapanlar, koşanlar, bisiklete binenler ve elektrikli scooter kullananlar var. Gençler, yaşlılar, çocuklu aileler aynı sahil alanını kullanıyor. Özellikle akşam saatlerinde kalabalık daha da artıyor.

Bir bisikletlinin önüne aniden bir çocuk çıkabilir. Elektrikli scooter kullanan bir genç dengesini kaybedebilir. Yaşlı bir vatandaşın ayağı takılabilir. Koşan bir çocuk farkına varmadan deniz tarafına yönelebilir.

Bunların gerçekleşmesi için dakikalar değil, birkaç saniye yeter.

Ve hemen yanı başınızda Boğaz var.

İnsan ister istemez soruyor:

Bu kadar yoğun kullanılan bir sahilde insanların güvenliği neden yalnızca kendi dikkatlerine bırakılıyor?

Bir çocuğun denize düşmesini mi bekleyeceğiz?

Bir bisikletlinin veya scooter kullanan bir gencin dengesini kaybederek suya düşmesinden sonra mı tedbir alacağız?

Bir kaza yaşandıktan sonra söylenecek “Keşke korkuluk yapılsaydı” sözünün ne kazazedeye ne ailesine ne de yetkililere bir faydası olur.

Tedbirin anlamı zaten kaza meydana gelmeden önce alınmasıdır.

İstanbul Valiliği’ne çağrımdır

Buradan özellikle İstanbul Valiliği’ne seslenmek istiyorum:

Birinci Köprü’den itibaren Boğaz sahili boyunca insanların yoğun olarak kullandığı yürüyüş alanları güvenlik açısından yerinde incelensin.

Bebek, Arnavutköy, Kuruçeşme, Ortaköy hattından başlayarak Boğaz boyunca; özellikle Emirgan, İstinye, Tarabya, Kireçburnu ve Sarıyer istikametindeki yaya kullanımına açık sahil kesimleri tek tek kontrol edilsin.

Deniz ile yürüyüş alanının doğrudan birleştiği ve düşme riski bulunan sahil kesimlerine, Boğaz’ın eşsiz manzarasını kapatmayacak şekilde estetik, sağlam ve güvenli korkuluklar yapılsın.

Hatta mesele yalnızca bizim yürüdüğümüz güzergâhla sınırlı tutulmamalı.

Birinci Köprü’den itibaren Boğaz’ın yaya kullanımına açık sahil kesimleri baştan sona incelensin.

Korkuluk olmayan ve düşme riski taşıyan yerler tespit edilerek gerekli güvenlik önlemleri alınsın.

Bunu yapmak için Boğaz’ın güzelliğinden vazgeçmek de gerekmiyor. Manzarayı engellemeyen, İstanbul’un dokusuna uygun, estetik korkuluklarla hem güvenlik hem de görüntü birlikte korunabilir.

Burada mesele bir kurumu suçlamak veya eleştirmek için eleştirmek değildir.

Mesele, bir facia yaşanmadan önce tehlikeye dikkat çekmek ve önlem alınmasını istemektir.

Belki bu yazının ardından İstanbul Valiliği ilgili kurumları harekete geçirir, uzman ekipler bölgeyi yerinde inceler ve riskli noktalar tespit edilir.

İstenen tam olarak budur.

Gidilsin, görülsün, incelensin ve gerekli yerlere korkuluk yapılsın.

1981 yılından beri gelip gittiğim İstanbul’dan bu defa aklımda iki ayrı görüntü kaldı.

Birincisi, İstanbul Boğazı’nın insanı kendisine hayran bırakan tarifsiz güzelliği.

İkincisi ise küçük kızım ve torunum yanımdayken o güzel sahilde yürürken hissettiğim tedirginlik.

Bir baba ve bir dede olarak şunu düşündüm:

“Ya çocuklardan biri bir anda koşup dengesini kaybederse?”

İşte bu soruyu hiçbir anne, baba veya dede Boğaz sahilinde yürürken düşünmek zorunda kalmamalı.

İstanbul Valiliği’ne çağrım çok açık:

Bir facia yaşandıktan sonra değil, yaşanmadan önce harekete geçelim. Birinci Köprü’den itibaren Boğaz sahili boyunca riskli ve korkuluksuz yürüyüş alanları tespit edilerek gerekli yerlere korkuluk yapılsın.

Çünkü yapılacak korkulukların elbette bir maliyeti vardır.

Ama kurtaracağı tek bir çocuğun, tek bir insanın hayatının bedeli yoktur.

İstanbul Valiliği’ne Çağrı Birinci Köprü’den Itibaren Tüm Boğaz Sahili Boyunca Korkuluk Yapılsın!