4 Nisan 2001…
Türkiye ağır bir ekonomik kriz yaşıyordu.
Ahmet Çakmak isimli bir esnaf, yaşadığı ekonomik sıkıntılara tepki göstermek için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in önüne bir yazar kasa fırlattı.
O gün yere düşen bir yazar kasaydı.
Ama o kasa yere düştüğünde Türkiye ayağa kalktı.
Gazeteler manşetlerine taşıdı. Televizyonlar defalarca gösterdi. Tartışma programlarında günlerce konuşuldu. Siyasetçiler dönemin hükümetine yüklendi.
Bir esnafın Başbakanlığın önüne fırlattığı yazar kasa, kısa sürede 2001 ekonomik krizinin sembollerinden biri hâline geldi.
Yıllar geçti, o görüntü unutulmadı.
2001 krizi ne zaman konuşulsa o yazar kasa yeniden hatırlandı.
“Esnaf bu hâle geldi.”
“Vatandaş isyan ediyor.”
“Türkiye yönetilemiyor.”
denildi.
Ve dönemin iktidarına bunun hesabı soruldu.
Sonra 3 Kasım 2002 seçimleri yapıldı.
AK Parti tek başına iktidara geldi.
Ve o tarihten bugüne, yaklaşık çeyrek asırdır Türkiye’de aynı siyasi iktidar var.
Başarıları kendinize yazıyorsanız, ortaya çıkan ekonomik tablonun sorumluluğunu da başkalarına yükleyemezsiniz.
Ve geldik 25 Eylül 2026’ya…
Bu defa Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde emekliler vardı.
Emekli memurlar, çalışan memurlara verilen seyyanen zammın kendilerine de yansıtılması talebiyle seslerini duyurmaya çalışıyordu.
O insanların arasında 60 yaşındaki emekli polis Ali Şekeroğlu da bulunuyordu.
Basına yansıyan haberlerde Şekeroğlu’nun geçinemediğini söylediği aktarılıyor.
Elinde ise insanın yüreğini sızlatan şu sözlerin yazılı olduğu bir döviz vardı:
“Para için değil, onurumuz için.”
Ardından kendisini vurdu.
Hastaneye kaldırıldı.
Kurtarılamadı.
Şimdi iki tarihi yan yana koyuyorum:
4 Nisan 2001…
Bir yazar kasa.
25 Eylül 2026…
Bir insan hayatı.
O gün yere kasa düştü.
Bugün yere insan düştü.
İşte insanın yüreğini yakan fark budur.
Kasa kırılır, yenisini alırsınız.
Tamir edersiniz.
Olmadı atar, başka bir kasa koyarsınız.
Para kaybedilir, yeniden kazanılır.
Ekonomi bozulur, doğru politikalarla yeniden düzeltilebilir.
Ama insan gitti mi geri gelmez!
Giden canın yenisini alamazsınız.
Bir insan hayatının yedeği yoktur.
İşte 2001 ile 2026 arasındaki farkı bundan daha ağır hangi cümle anlatabilir?
O dönem kasa fırlatıldı.
Bu dönem bir can gitti.
Fakat mesele burada da bitmiyor.
Bir başka acı karşılaştırma daha var:
Medya…
2001 yılında yazar kasa fırlatıldığında olay ülkenin gündemine oturdu.
Gazeteler yazdı. Televizyonlar gösterdi. Kameralar Ahmet Çakmak’ın peşine düştü. O görüntü tekrar tekrar yayınlandı.
Yıllar sonra bile unutulmadı.
Peki bugün?
Bir emekli “Geçinemiyorum” diyor.
Emeklilerin haklarını talep ettiği bir eyleme katılıyor.
Elinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı döviz taşıyor.
Ardından bir can gidiyor.
Olay birkaç gazete ve haber kuruluşunda yer buldu.
Fakat 2001’deki yazar kasa kadar ülkenin gündemine oturmadı.
İşte burada medyaya sormak gerekiyor:
2001’de bir yazar kasa kadar 2026’da bir insan hayatı neden gündem olamadı?
O gün bir kasa yere düşünce ayağa kalkan medya, bugün bir insan yere düştüğünde neden aynı gür sesle konuşamadı?
2001’de iktidarın karşısına yazar kasayı koyan kameralar bugün nerede?
O gün “Vatandaş neden bu hâle geldi?” diye soran gazetecilik, bugün aynı soruyu neden aynı yüksek sesle soramıyor?
İnsan ister istemez düşünüyor:
İktidar korkusu mu?
İktidarın tepkisini çekme endişesi mi?
Reklam kaygısı mı?
Ekonomik ilişkiler mi?
Medyanın sahiplik yapısındaki değişim mi?
Nedir?
Bunun cevabını medya kuruluşlarının kendileri vermelidir.
Ancak ortaya çıkan tablo düşündürücüdür.
Bu olay karşısında medya da iktidar gibi sınıfta kaldı.
İktidar, emeklinin geçim sıkıntısına çözüm üretme konusunda eleştirilerin hedefindeyken, medyanın önemli bir bölümü de emeklinin feryadını ülkenin ana gündemine taşımakta sınıfta kaldı.
Gazetecilik iktidarda kimin olduğuna göre yapılmaz.
Ecevit iktidardayken yazar kasa fırlatılmasını göstermek gazetecilikse, Erdoğan iktidarındayken geçinemediğini söyleyen bir emeklinin yaşadığı bu trajediyi göstermek de gazeteciliktir.
Dün Ecevit’e:
“Vatandaş neden yazar kasa fırlatıyor?”
diye sorabiliyorsanız, bugün de mevcut iktidara:
“Emekli neden ‘geçinemiyorum’ diye haykırıyor?”
diye sorabilmelisiniz.
Gazetecinin görevi iktidarı rahat ettirmek değildir.
Gazetecinin görevi milletin sesini duyurmaktır.
Gazetecinin görevi güçlüye soru sormaktır.
Ama iki dönem arasındaki farkı yalnızca yazar kasa ile insan hayatı üzerinden okumak da eksik kalır.
Bir başka önemli fark daha var:
Orta sınıf.
2001’de o kasa fırlatılırken Türkiye’de bütün ekonomik sıkıntılara rağmen ayakta kalmaya çalışan geniş bir orta sınıf vardı.
Bugün ise toplum giderek iki uç arasında sıkışmış durumda:
Ya zenginsin ya da geçim mücadelesi veriyorsun. Aradaki orta sınıf ise neredeyse kalmadı.
İşte asıl derin yaralardan biri de burada.
Bir ülkede orta sınıf ortadan kalkmaya başladığında yalnızca insanların alım gücü düşmez. Toplumsal denge de sarsılır.
Çalışan, üreten, vergisini ödeyen, çocuklarını okutmaya çalışan insan geleceğe güvenle bakamaz hâle gelirse, zenginle yoksul arasındaki mesafe yalnızca rakamlarda değil, hayatın her alanında büyür.
Dün ekonomik krize öfkesini kasasını fırlatarak gösteren bir esnaf vardı.
Bugün ise “Geçinemiyorum” diyen bir emeklinin ardından bir canın gidişini konuşuyoruz.
İşte şimdi soruyorum:
Hangisi daha derin bir yara?
2001’de Başbakanlığın önüne fırlatılan yazar kasa mı?
Yoksa 2026’da yaşanan bu acı olay mı?
Ve dahası…
2001’de kasa yere düştüğünde ayakta duran orta sınıfın, bugün neredeyse kalmamış olması bize ne anlatıyor?
Kasa kırılır, yenisini alırsınız.
Para kaybedilir, yeniden kazanılır.
Ekonomi bozulur, yeniden düzeltilebilir.
Ama orta sınıf ortadan kalktığında toplumun dengesi bozulur.
İnsan gittiğinde ise onu hiçbir ekonomik program, hiçbir bütçe, hiçbir para geri getiremez.
O gün kasa kırıldı.
Bugün bir can gitti.